Ankara

Geçmişte kalıp adı bana yasaklanana:
Ne güzel olurdu isminin her harfini sarf edebilseydim dudaklarımda. En güzel harflerin birleşiminden heceler yazabilseydim sana. Hem herkesten saklıyormuş gibi gizlice sevseydim hem insanlarla paylaşabilseydim aşkımı. Seninle ne güzel olurdu Ankara'da dolaşmak:
Kızılay'da karışsaydık kalabalıklara, ellerimizin ayrılacağı korkusuyla daha sıkı sarılsaydı parmaklarımız. Kuğulara simit atsaydık Üsküdar vapurunda yaptığımız gibi. Ellerimizde hissettiğimiz gibi boğazın tuzlu suyunu, balık yeseydik alkol kullanmadan sarhoş olsaydık aşkımızla. Dostlarla buluşsaydık Gölbaşı'nda, Salıncak Kafede tavla atsaydık, düşeş gelse ama altı kapısını kapatmamış olsan. Kalbimin kapısı gibi açık olsa, mars etmesem seni ilk ve tek olsam pullarımla içeride. Aşkımıza benzetme bulamasa arkadaşlar, üstümüzde akik taşımak zorunda kalsak nazardan korunmak için. Emrah Nargöz aşkımızdan esinlense, şiirler yazsa adımıza.İpek Baş yataklık etse sevgimize  Kalbimizle sevsek, gözümüzle, kulağımızla, hatta saçlarımızla bile sevsek birbirimizi. Ankara'nın en güzel yanı İstanbul'a dönüş olmasa da, senin varlığın olsa keşke.

Zaman (Leyla The Band)

İki Kadın Bir Bank

Bugün  birbirleriyle hiç alakası olmayan birbirini hiç görmemiş iki kadın karşılaştı…

Aylardır izinsiz çalışmanın ve tek izin günüde sevdiği adama saatlerce uğraşarak kek yapmak ve bu kekin aynı gün gerisin geriye tarafıma gönderilmesi yeterince yormuştu beni.
10 gündür kendisinden haber alamamak, arayacağını düşündüğüm günlerde atacağım tripleri planlarken hissizleştirmişti beni.
Oysa ki hiçbir şey planladığım gibi gitmedi. Bu sayede bir kez daha hayatımın özellikle ikili ilişkimin benim ellerimde olmadığını fark ettim
Ondan haber alamayışımın onuncu günü iş hayatımın karmaşası ve geleceğimi göremeyişimin de etkisiyle aldığım nefesler yetmemeye, hücrelerime ulaşamadan karbondioksite dönüşmeye başlamıştı. Ne sonuna kadar açık pencerelerden gelen hava iyileştirebiliyordu beni ne de bahar havasında yayılan turuncu güneş ışıkları. Nedenini hala bilmediğim bir sebeple attım kendimi Cevizlibağ durağına ve yürümeye başladım Zeytinburnu’na doğru, yürüdüm, yürüdükçe nefes aldım. Aldığım her nefes onu, dudağında ki birkaç sevimli çili ve ellerini hatırlattı bana. Özlerine bir daha bakabilecek miyim diye düşündüm içimden.
Başımı çıplak göğsüne koyup kalp atışını yanağımda hissedebilecek miydim?
Günlerce onu suçlarım. Benim emeğimi yok saymıştı. Beni yok saymıştı. Kime anlattıysam hak verdi bana. Hatta onsuz hayatımın planlarını bile yaptılar. Belki ben de yapmış olabilirim.
Ama bu gün attığım her adımda anladım ki belki sandığımdan çok daha fazla önem veriyordu emeğime. Diş tedavisi yüzünden yiyemediği kekleri öpe atmaya kıyamamıştır belki?
Belki başkalarıyla paylaşmayacak kadar kıskandı, sevdi kekleri?
Ona özel olan paylaşmak istemedi hiç kimseyle? O anlık kızgınlıkla keşke dedim. ‘keşke senin için hiç uğraşmasaydım ve göndermeseydim’  Belki de onu birlikteliğimiz boyunca en çok bu sözlerle kırmıştım. Öyle olmalı ki günlerdir benimle iletişim kurmuyor. Bu düşünceler beni sarıp sarmalarken kendimi eski yaşadığım semtte laleler ile süslenmiş bir parkta buldum. Yanından geçip gittiğim kadın ağlıyordu. Gözünde güneş gözlüğü olmasına rağmen bunu anlamak hiç de zor değildi çünkü bir kadın bir kadını anlardı. Duruşundan burnunun üzerindeki kızarıklıktan anlardı hemcinsini.  İç sesimin söylediklerine kulak asmamalı kendi kendime oturup laleleri seyretmeliydim. Ama yapamadım. Önce oturabilir miyim diye sordum ve müsaade ettikten sonra çantamızın ayrı renk oluşundan başlayıp
“Belli ki ağlıyorsunuz. Gözlüğünüz olmasına rağmen anlamak zor değil, siz şanslısınız. Ya ben ne yapayım? Gözlüğüm bile yok. Ama düşündüm ki bi yabancıyla konuşmak belki rahatlatabilir bizi. İnanın benim de sizden bi farkım yok”
Ve böylece ilk muhabbet kuruldu, orada ne kadar süre kaldık ya da ne konuştuk hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey ikimizde o banktan kalkarken gülümsüyorduk. O yukarı doğru yürüdü ben ise aşağıya. Birbirimize numaralarımızı verdik belki bir gün yine bir yerde oturur bu safer fal bakardık birbirimize kim bilir?
O akşam aradım askerdeki sevdiğimi durum tam da tahmin ettiğim gibiydi..

Bunca zamanlık ayrılığa değdi mi diye sorarsanız. Evet değdi, çok da iyi oldu çünkü yıllar sonra ilk kez sesimi duyduğunda heycanlanmıştı..

Belki ile Başlayıp Kim Bilir ile Biten Yazı

   Ben seni tanımadan önce rüyalarımda görmüştüm. Rüyalarımda görmüştüm, rüyalarımda görüp aşık olmuştum sana, ben seni sana dokunmadan sevmiştim. Seninle karşılaşmadan kavuşmuştum gözlerine. Meğerse farkında olmadan aynı kaldırımlarda yürümüşüz, güneşin doğuşunu aynı gölün üzerinde seyretmişiz. Hiç farkında olmadan aynı arkadaşları dost edinmişiz.

   Ben daha sana dokunmadan hissetmiştim avucunun sıcaklığını, meğerse aynı şarkıları söylemişiz seninle, kantinden aldığımız çay bile aynı su ile demlenmiş. Ben seni görmeden sevdim, rüyamda hissettim kokunu ve sana hiç yabancılık çekmedim. Belki de Anka kafeden aldığın ders notları benimdi, benim el yazımı okumuşsun fark etmeden, aynı amfide ders dinledik birbirimizi hiç fark etmeden. Sesimle eşlik ettiğim gitar sesi meğerse senin notaların imiş. Hiç düşündün mü? Belki de sen çıkarken ben girmişimdir kantine? Ya da en sevdiğim hocayla konuşmak için senin odadan çıkmanı beklemişimdir. Ve belki Sami hoca seni benden çok sevmiştir! Sanmıyorum!

   Öğretmenlik yeminimizi aynı hocanın sesinden bir sene ara ile okumuşuzdur kim bilir? Hiç farkında olmadan ekmek atmışızdır Mogan'da ki ördeklere. Hatırı kalmasın diğer ördeklerin diye özellikle simit alıp uzaktakilere bile ulaştırmaya çalışmışızdır akşam yemeklerini. Ama hiç karşılaşmadık  ne fakültede ne kampüste ne de kantinde. Sen ve ben aynı evde farklı odalarda ders çalışmışızdır ama hiç duymamışızdır birbirimizi, ne garip. Belki de benim kahkahalarım yüzünden ezberleyemediğin  php kodları yüzünden ders tekrarı yapmışsındır.

   Aşti'de karşımda gördüğümde seni hiç yabancılık çekmemiştim, ki ben seni rüyalarımda sevmiştim. Şimdi söyle bana...

   Yine rüyalarımda mı sevmeliyim seni? Sana hiç fark ettirmeden uzaktan mı seslenmeliyim adını? Belki de....


Ada Vapurundan

Kendiliğinden kızaran yanaklarım var benim. Herhangi bı allığa kimyasala bulanmamış pembeliklerim. Bazen ada vapuruna yetişmek için hızlanan kalp atışında bazen gülümsemeni hayal edişimde kızaran elmacık kemiklerim.

 En mahremimi bile paylaştığım tek dostla yapılan sohbetlerim var mesela. O zamanda gözlerimi kırpıştırıyorum konuşurken. Bazen yalan söyleyecek oluyorum, burnum kaşınıyor kızarıyorum sonra bı sigara yakıyorum, biranın kokusunu içime çekiyorum Bülbül olup şakıyorum. Sarımsak soslu kalamar geliyor sofraya gülümsüyorum mahcubiyetten bır kere daha kızarıyorum. Ama en güzel çakırkeyifken pembeleşiyorum. Şarkılar söyluyorum kendi kendime, nakarattan giriyorum ucunu basını bulamıyorum cümlelerin kahkahayla sonlandırıyorum gülümsüyorum. Kendimden çok çevreme sarıyorum.

 Sanki herkesin derdi benim. Tek basıma çare oluyorum hepsine gururlanıyorum kızarıyorum, devleti bile tek basıma kurtarıyorum kadehin biri bitip öbürü geldiğinde, sövüyorum da sinirlenince tutamıyorum çenemi sonra bi bakıyorum ki  balık lokantasındayım çevremdekilerden utanıp Susuyorum. Ama bı gülümseyince geçiyor hepsi. Sigaranın bitişi ile saati fark edip vapura koşuşuyoruz. Aksam güneşi saclarıma ardından yanaklarıma vuruyor. Vapurun pervanesinden sıçrayan tuzlu su kirpiklerime değiyor.

Acıyorum kollarımı. Gözlerimi kapatıp seni düşünüyorum yüzünü göremiyorum kızıyorum sana. Allığa ihtiyacım yok benim ya da kimyasallaşmaya ben gülümsüyorum pembeleşiyor dünya.


İki Kule İki Terkediliş ve İmkansız Bir Aşk Hikayesi

            Kız kulesi adını aldığı prensesi koruyamamıştı. Oysa ki kral sadece kuleye güvendiği için ona emanet etmişti kızını. Hatta sadece kızı için yaptırmıştı denizin ortasındaki yakışıklıyı. Bir meyve sepeti bir yılan ve bir hayat...

           Herkes prensesi koruyamadığı için kız kulesine sitem etmiş.
           Dalgalar vurmuş duvarlarına, martılar terk etmiş bir bir, yapayalnız bir başına kalmış suların ortasında ama kimse bilmemiş, hissetmemiş kulenin prensese nasıl aşık olduğunu. Onu o yapanın prenses olduğunu anlaşamamışlar, gelen her sandalda duvarlarına dokunan her kadında prensesini aramış, bulamamış. Çünkü prensesi ölmüş ve bu aşk hiç bitmeyecek bir hikaye olarak kalmış.

              Çok uzakta değil, hemen Haliç'in yanı başında bir aşk filizlenmeye başlamış. Galata ve Hezarfen'in aşkı. Sanmayın ki iki taraflıymış bu sevgi, kızımız yine tek başına sevdi. Korkmuş söyleyememiş aşkını. Elinden uçup gitmesinden korkmuş Hezarfen'in.  Oysa ki Hezarfen'in her gelişinde daha ihtişamlı daha güzel ve bir o kadar sessiz olurmuş kule. Martıları göndermiş, güneşi söndürmüş dalgaları hafifletmiş.. Öyle büyükmüş ki aşkı İstanbul saygıyla önünde eğilirmiş. Herkes fark etmiş bu aşkı da Hezarfen anlaşamamış belki de anlamak istememiştir kim bilir? Ziyaretçileri kabul etmez olmuş kule çevresinde hep bahar denizinde hep mavilik varmış.
              Ama yetmemiş, melek sandığı Hezarfen'i kanatlarını takmış ve dönmemek üzere uçmuş kulesinden. Arkasına bile bakmamış hiç düşünmemiş bensiz ne olur diye. üzülür mü? Ağlar mı? söner mi ışıkları diye düşünmemiş hiç. Gitmiş ve dönmemiş.


              Günler ayları, aylar yılları kovalamış her iki kulede beklemeye dalmış. Mevsimler birbirini kovalamış, kışlar sert geçmiş. Kız kulesine dalgalar vurmuş, çok acı vermiş. Galata'nın ise gerçek hikayesini bilenler ellerinde biralarıyla eşlik etmişler hanımefendiye. Dilsiz aşkını anlamış onu yalnız bırakmamışlar. Kaç dolunay kaç gök gürültüsü atlatmış ama bir daha çiçekler açmamış eteklerinde.

                  Bahar değil kara kışın ortasında kulağına bir yalnızlık çalınmış. Rüzgar Kız kulesinin hikayesini Galata'ya anlatmış, balıklar Galata'nın güzelliğini yakışıklıya fısıldamış. Çünkü ikiside anlamışlar, birbirlerine ulaşamazlar ama daha fazla da uzaklaşamazlar. Bir bakışla sevmişler birbirlerini martılar yoldaşlık etmiş, rüzgar Kız Kulesi'nin yosun kokusunu ulaştırmış Galata ise bir öpücük yollamış.

                Birbirini hiç terk etmeden bir aşk yaşanır İstanbul'da hiç bir zaman kavuşamayacağını bilerek ve asla pes etmeyerek.

          Şimdi ve sonra ne zaman İstanbul'da gök gürlese bir isyan yaşanır kavuşamamanın acısıyla Kız Kulesi'nden Galata'ya.

Kulenin Hezarfen' e Aşkı..

Üç yıl sonra ilk kez yalnızım.
Galata'dayım.
 Kulenin hemen dibinde. Ahşap masa ve sandalyeler eşliğinde yudumluyorum bu soğuk İstanbul akşamını.

Gün içinde pek mümkün görünmüyordu benim için biraz kafayı dinlemek, yalnız kalmak ve içime dönmek. Bir tarafımda taze patlamış mısır kokusu bir yanımda ise yan masada dedikodu yapan kızların çirkin parfüm kokusu ve tam karşımda gözlerimi kaldırıp havaya baktığımda Galata, ay ve martılar...

Çayım geldi ince belli bardağımda.
Tadı acı belli ki öğleden kalma, lüks kafelerin ya da mekanların çaylarına benzemiyor tomurcuk yok içinde ama bir huzur var. Aldığım her yudumda beni kendime getiren, özüme döndüren tek başıma mutlu olmayı bilen Belma yapıyor beni.

Kimseye itiraf edemediğim, ifade edemediğim hep içimde bir yerde üstüne duman örttüğüm biraz kalamar biraz  bira döktüğüm hatıralar kirpiklerimde şimdi.

Neyin arkasına saklandım böyle?
Kimden neyden saklandım?
Çığlık atmaktan mı korktum?
Ya da elime ne gelirse fırlatmaktan mı?
Kitaplarımı yakmaktan mı korktum?
 Kim korkuttu beni?

Birisi de çıksın desin ki:
"Sen böyle değildin. Ne oldu?"
Ya da her şeyi unut toparlanırız birlikte diyen olmadığından mı böyle oldum?
Neydim ki ne oldum?

İnsanlar kuleden aşağıya bakıyorlar. Fotoğraf çektiriyorlar, anı işte. Hiç dipten yukarı bakmışlar mıdır acaba? Hezarfen'nin onu terk ettiğinden beri Galata'nın ne kadar yalnız, bir başına olduğunu fark etmişler midir? Belli ki kimse söylememiş bu güzelliğe artık beklediğinin gelmeyeceğini.
Gelen her misafirde sen de onu mu arıyorsun? Seni sen yapanı, kendini özel hissettireni sana gülümseyeni mi arıyor gözlerin? Herkes bunun arayışı içinde ama kimse farkında değil.

Kimse senin yalnız, mutsuz ve bir başına olduğunun farkında değil. Belki öğrenirsen yıkılır duvarların, ışıkların söner, martılar bir bir terk eder seni.
Herkesin seni korumaya çalışması bundandır kim bilebilir?

Ben biliyorum giden gelmiyor gelse de eskisi gibi asla olmuyor.
Ya yeniden başlayacaksın ya da Galata'nın güzelliği altında saklanacaksın!

Bu Bir İtiraf Notudur.

Her zaman olduğumdan bir fazlası olmak istedim. Mesela saat yedide uyanıyorsam altıda uyanıp spor yapmayı, domatesi ve zeytini bol kahvaltılar hazırlamayı istedim

Hiç bir zaman elimdekilerle yetinmedim. Kimisi bunu olumlu bir özellik olarak değerlendirse bile ben he zaman zararını gördüm. Mesela Türk kahvesi; kendine öz fincanı var. Ben onunla yetinmedim, tanıdı çıkartamadım, keyfini sürmedim, süremedim. Gittim ve kendime bir kupa Türk kahvesi yaptım. Mutlu oldum mu? Evet. Uzun süre mutlu oldum ama bitti.

Mesela Gazi'den lisans mezunuyum. Yetinmedim ALES'e girdim. Maalesef sadece seksen alabildim. Yetindim mi? Hayır. Sadece bir üniversite ve bir bölüme başvurdum ama sınavına girmedim. Puanımı yetersiz buldum bir sonraki yıla erteledim.

Bir isim vardı, öğretmenlik yapıyordum. öğrencilerim çok seviyorum sonra bir teklif geldi iki işi birden yapmaya başladım. Şimdi hem öğretmenim hem de asistan. Düzenim gayet iyiydi. Hafta sonları öğretmendim hafta içi asistandım, maalesef yetinemedim. Akşam grubu aldım şimdi bir sınıfım daha var ve onları da çok seviyorum. Ayrıca İnsanlara F klavye öğretmek ve hızlandıkça mutlu olduklarını görmek gerçekten güzel.

Aslında hep mi böyleydim sonradan mı oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Bir erkek arkadaşım var. Onu çikolatadan bile çok seviyorum. Ama ananas mı erkek arkadaş mı diye sorsalar bir düşünürüm. İkisi de aynı sanırım. Neyse Ananas güzeldir. Beni çok seviyor bundan eminim. Beni kendimden bile çok düşünüyor. Maddi manevi her zaman yanımda. Bana daha önce yaşamadığım mutlulukları gülmeceli anları yaşatıyor. Birlikte Eskişehir'i bisikletle gezdik. Sırf ben istiyorum diye hayır demedi bisiklet ile kocaman şehri dolaşmaya. Askerde olmasına rağmen bana sürprizler yapabiliyor. Ama olmayınca olmuyor hep bir fazlasını istiyorum. İki günde bir arıyorsa her gün arasın istiyorum. Elimi hiç bırakmasın hep benimle olsun istiyorum.

Annem ben çocukken kızardı bana " Ne doyumsuz insansın sen kime çektin bilmem ki, sevgimi yetiremedim sana, senin eline düşenin vay haline" diye.

Şimdi elime düşene mi yazık? Bana mı yazık?
olumlu yönleri mutlaka vardır bu bir fazlasını istemenin. Ama istemekle olmuyor bazen çünkü ben tembel bir insanım, sonuçta hareket olmayınca istemek tek başına işe yaramıyor.

itiraf ediyorum. Bu halimden bende mutlu değilim. Hem her şeyi erteleme hem de fazlasını isteme huyum var. Sanırım kendime yeni bir ben lazım.

Belma ve Gurbetçinin Metrobüsle İmtihanı

Sevgili dostum

    Yine bir toplu taşıma aracı yine metrobüs ve yine karmaşa. Acaba ne zaman kendi aracım olarak ve acaba ne zaman İstanbul trafiğinin tozunu attıracağım?

     İşe geç kalmanın verdiği huzursuzlukla,  tıkış tıkış metrobüs istifinde ilerlerken boş bir yer buldum. Bilirsiniz hani önden ikinci terk koltuk hafif 1,5 kişilik olan. Ama biz ne yapar eder iki kişi otururuz oraya, çünkü biliriz ki yol uzun.  Ulaşacağın yere en az iki taşıtla gittiğini, yorulduğunu biliriz. İşte bu yüzden cam kenarında olan iyice yapışır cama elinden geldiğince. Oturacak ikinci kişi de bilir bunu. Hafif bacaklarından kuvvet alır. Patates çuvalı gibi yüklenmez yol arkadaşına. Biz böyle yolculuk ederek aylarımızı geçirdik metrobüsde. Ama gelin görün ki zaten sabah sabah işe geç kalmışım. Gece çözerim dediğim testleri de çözemedim pişmanım, şu yarım porsiyonluk yere oturayım da tarih notlarını tekrar edeyim dedim. Demez olaydım. Nerden bilebilirdim yanımdakinin “jağğhh jağğhh Nein Nein”  diyen Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş ama kısmen asimile olmuş bir Alamancı olduğunu? Neyse oturmuş bulunduk artık. Tabi benim çeyreğim oturabiliyor çünkü arkadaşımız yayılarak oturduğu gibi birde dirsekliyor beni. Bacaklara yüklendim çare olmadı. Bacak bacak üstüne attım çözüm değil. Ben notları okuyorum o beni dirsekliyor. Sesimde çıkmıyor, desem ya lütfen rahat durun ve toparlanın diye. Beni anlayacağını biliyorum çünkü karşısında kan bağı olduğu belli olan bir kadın onunla Türkçe konuşuyor Alamancı ablamız muhteşem Almancasıyla cevap veriyor kadına. Kızım Belma kalk en azından ayaklarından adam gibi güç alırsın dedim. Benim kalkıp ilerlememle başka bir kadın konuşmaya başladı. ‘Biraz ileri giderseniz oturacağım ‘ diye. Bizimki cevap vermiyor ama saf ayağına yatıyor. Karşısındaki cevap verdini kadına  ‘Orası bir kişilik taaammmm mı? O yüzden çekilemez.’  Kadın gayet güzel bir ses tonuyla  ’ Biz orada iki kişi yolculuk yapabiliyoruz o yüzden lütfen toparlan.’
 
-                  - Ama  Avrupa’da böyle değil. O Avrupa’dan geliyor. Biliyorsunuzdur ama yine söyliyim Avrupa zaten Almanya taaammm mı? Bu yüzden kayamaz.

Alamancı arkadaşımızın akrabası bu şekilde açıklamalarda bulunurken. Koridor tarafı ikinci yolcu kendini muhteşem ifade etti ama nafile.  Buranın Avrupa olmadığını, bizim burada daha anlayışla yaklaştığımızdan bahsetti. Ama sanırım onu da dirseklemiş olacak ki o kadında kalktı yanıma geldi.


Yani bu günün özeti: yine karmaşık toplu taşıma araçları, yine güne sinirli ve huysuz başlamak ve notlarımı tekrar edemedim.



Amaçsız yazı.


Karmakarışık,tutuklu bir rüyadayım.
Uyanabilsem,kendime gelebilsem,
Hayatın anlamsızlığını çözebilsem.

Demiş Sedat Çepe, kimdir, nerelidir bilmiyorum, çok önemi de yok zaten, sadece an itibariyle aynı duyguyu paylaşıyoruz. Gün geçmiyor ki, sabah gözümü açtığımda, yeni günün, yeniden yaşanılıp yaşanılmayacağını sorgulamayım...

Camus bile yaşamaktan yanayken -gerçi çok ironik bir şekilde trafik kazasında ölmüş olsa da- acaba yaşamaya değeceğini fark edecek kadar çok düşünmüyor muyum diye düşünüyorum bazen. Çok düşünmenin ne anlamı var ki, eğer mutlu olacağımı ya da mutlu olduğumu kanıtlamak için düşüneceksem, Virginia da intihar etmeden önce son mektubunda;  "Kimse bizim seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı." demiyor muydu? Onun için mutlu olmak yetmemişti demek ölmeyi istemek için. 

Peki ölmeyi istemek için ne gerekirdi, ölmeyi istememek için veyahut. Her sabah uyandığında, uyurken ya da hep aynı düşüncelerle dalıp gidilecekse, her şey anlamını yitirmişse ne anlamı var ki bu telaşın.

Bazen hayattaki bazı rolleri sırf oyunu tamamlamak için oynadığımı hissediyorum. Her şey bir tiyatroymuş gibi. "All the world's a stage, and all the men and women merely players." Sanki Shakespeare her şeyi çözmüş gibi. Her şey aslında hiçbirini oynamak istemediğim rollerden ibaret gibi. Belki biri hariç. O da ne kadar kalıcı olabilir ki. Dünya üzerinde belki de en geçici histir aşk. Nasıl bu kadar güvenebiliyoruz ki, aslında en güvenilmeyecek hisse.

 

" İstemeden de olsa, bir yerlerde, beni bu hale sokan birinin bana alayla bakıp, katıla katıla güldüğünü hissediyordum. " diyor Tolstoy, kahretsin ki, bazen (nedense) gökyüzüne bakıp hep aynı şeyi hissediyorum. Bazılarının aksine şu anlamsızlık bunalımlarına daha az giren bir kadın olsaydım, her şey çok daha kolay olabilirdi.
‘Hayatımın istinat ettiği boş şeyin içimde kırıldığını; dayanacak, tutunacak bir yerim kalmadığını görüyorum...”

“Şu halde kendini öldür, böyle muhakemeler yapmaktan kurtulmuş olursun. Hayat hoşuna gitmiyor öyle mi? O halde kendini öldür… Mademki, yaşıyorsun ve hayatın manasını anlamıyorsun, o halde ona nihayet ver ve onu anlamadığını söyleyerek, tasvir ederek, hayat meydanında dönüp durma.’

Tolstoyun mücadelesi takdire şayan cidden. Sonunda yaşamak için anlamı iman ve inanç gibi benim tamamen saçmalıktan ibaret bulduğum şeyler de bulmuş olsa da...
Hani hiçbir yere ait olamama duygusu var ya, kimseyle mutlu olamama, en yakınlarını bile onlar sadece çok uzaktayken özleme duygusu, sanki yanlarına gidince bütün büyü bozuluyormuş, kişiliklerin zayıflıklarının, hayatların amaçsızlığının, anlamsızlığının kurbanı oluyormuş hissi, özlemenin daha çok mutlu ettiği durum..  Absürdlüğün sonuna kadar yuvarlanarak, oraya buraya elini kolunu çarparak düştüğün, her yerinin çatır çatır kırılışının ve oraya nasıl ve ne zaman düştüğünü unuttuğun an, işte o an, o an ne olacağının ya da o anla alakalı ne olmak istediğinin bile bir amacının kalmadığı an.

Mutsuzluk, tatminsizlik, absürdlük, amaçsızlık. Sonunda tüm başarıların, sevgilerin, hedeflerin, her şeyin ama her şeyin bir kaç saniye içinde biteceğini bile bile, ve o süre içinde de bir çok şeyin asla seni tatmin edemeyeceği düşüncesiyle bir şeyler için uğraşmak, küçük hesaplar peşinde, küçük adamlarla küçük muhabbetler kurmak. 

Gidemezsin ki, ne aileni ne de çevreni bir çırpıda değiştiremezsin ki. Bir şeyler paylaşmayı en çok istediğin insanlar, her fırsatta seni eleştirmek için kapıda beklerken, açığını ararken, ki aslında kendileri de hayatta asla başarılı olamamışken, fakat kendilerini sürekli bir bok zannederken, artık bir şeyler paylaşmaktan vazgeçmeye sürükleniyorum. Kimileri bir şeyler anlatırken de, bazen duyamıyorum, sanki eski bir yeşilçam filmindeymişçesine, bir an da sağır olduğumu, kulağımda gereksiz bir uğultu olduğunu hayal edip, kimseyi duymamak istiyorum.

 Sanki çevremdeki bir çok insan, kişileri duymamaya, sadece konuşmaya, kendi fikirlerini! durmaksızın ensesinden yakaladığına empoze etmeye çalışmaya hemfikir olmuşlar. Kimin doğrusu, kimin yanlışı, neyin ahlakı, kimin ahlaksızlığı, her şey birbirine girmiş durumda. Bazen içimde bir ses sürekli olarak "bir siktir git ya" modunda. Herkese ama her şeye bir siktir git ya diyemeyişim beni bu denli sinirlendiren. Eski patavatsızlığımı, açık sözlülüğümü kaybetmiş olmam. Artık doğruyu bile söylemek için halim yok sanki, bir siktirip gidin ya deyip bir yerlerde uyuyakalmak ve yok olmak istiyorum. Sadece yok olmak.





Belma Minibüste

Sevgili Dostum.
Gün geçmiyor ki toplu taşıma araçlarında Belma'nın başına birşey gelmesin.

Bu akşam ele alacağımız aracımız minibüs. Akşamın dokuzunda Zeytinburnu'ndan yola çıkıp ik isaate mesafedeki evime giderken yaptığımı tek şey toplu taşıma araçlarını kullanmak. Daha önce yanıma bir hayat kadını oturup kendini şoföre beğendirmeye çalışmıştı bunu yaparken giydiği kısa eteği birden yok olmuştu.

Bu sefer ise Bali kullanmış sağ gözü tahminimce bir kavgada morarmış ve malesef ayakta zorlukla bile duramayan adamdan bahsedeceğiz.
Bindiği duraktan beş on metre sonra  akciğer kanseri olduğundan, bir durak sonra aslında kanser olmadığını ama bıçaklandığından bahsetti. Aynı şekilde bu yaralanmanın akciğerden olduğun beş kere anlattı. Minibüs şoförüne dualar ederek muavinlik yapmaya çalıştı fakat sorun bir kişi diyerek parayı uzatan kişiden üç kişilik ücret almasıydı ve elindeki bitmiş ilaç kutusunu herkese gösterip etrafa fırlatmaya çalışmasıydı.

Bu muavin adamın çıkarttığı gürültü yetmiyormuş gibi sürekli ve sürekli bıkmak usanmak ne bilmeden konuşan insanlar var. Ve bu insanlar sanırım kendilerini evinde hissediyorlar çünkü çevresindekilerin bu yüksek sesten rahatsız olabileceklerini hiç düşünmüyorlar. Telefonla konuşurken de gürültücüler yanlarındaki insanlarla konuşurken de gürültücüler.

Bir çare bulmak lazım kimse kimsenin konuşmasının dinlemek zorunda kalmamalı ve ben işe gidip gelirken bu kadar olaya maruz kalmamalıyım.


 

Belma Metrobüste.

Sevgilim dostum
Her zaman olduğu gibi bugün de metrobus bir hayli karişikti.

Metrobus kapılarını acar açmaz insancıklar birbirleri ezercesine sanki boğanın önünden kaçıyormuş gibi yer kavgasına tutuştular. 'Ne itekliyorsun lan, ayağıma bastin' (a) çığlığını duymamla görmem bir oldu çünkü tam karşımda oldu olay. (b) şahsı daha kendini toparlayamadan a şahsı b şahsının uzerine yürüdü.

 B sahsı gözlüğünü afilli bir şekilde cebine koyarken sağ yumruğu havalandı ve tam o esnada uzun boyla heybetli yaslı bi amca aralarına girdi. Herkesin normal karşılarken yaslı amcanın mavi bileklikli esi 'Ali Ali belin ağrıyor  Ali Ali' seklinde bağırmasıyla  Ali amcayı olaydan uzaklaştı ve kavga dışarı taşındı. Kavgaya dair son hatırladığım b sahsinin yanagini n cama dayandığı ve buna rağmen a şahsını yumruklamaya çalışmasıydı. 

Bunun akabinde. Ali amca ve mavi bileklikli esine yer verdik. Fakat 35 yaşlarında bir oğulları varmış. Kanımca kadın oğluna pek düşkün 3 yaşında çocuk muamelesi yaptı kocaman adama. 

Ali amca kalkınca oturmak için şöyle bir hareketlendim ama nerden geldiğini bile çözemediğim turuncu kapüşonlu adam ben OTURUCAM ben oturucam diye atlayıverdi önüme. Geç otur madem dedikten sonra kendi kendine konuşmaya başladı. Artik kar yağmayacağından ve siyasi konulardan bahsetti.

Daha sonra 3 yaşlarında bir oğlan çocuğuyla annesi geçti oturdu karşima. Olumsuz örnek abidesi anne elindeki bütün çöpleri yere attı ve çekti gitti.

Son olarak Mecidiyeköy metrobus çıkışındaki insan trafiğine bir son verilmeli.

Sevgiler Belma.

Lazanya Tarifi



Garfiel filmlerinde sürekli bahsi geçerdi de çok merak ederdim lazanyayı. Balık zannederdim, balık ismi gibi: Lazanya.. Sanki uzun, parlak, inci pullu bir balık ismi gibi. Sardalya gibi. Lazanya, sardalya.  Nerden bilirdim kediciğin kıymalı makarna sevdiğini.. Geçenlerde ikeada yedim ve cidden damak tadıma belki de hünkar beğendiden sonra en yakın yemek olduğunu anladım :) Genel olarak, beşamel soslu yemekleri sevdiğim için, Lazanya da artık sık sık yapacağım yemeklerden biri oldu. Siz de denemek istersiniz belki diye tarifimi sunuyorum :)

Her şeyden önce şunu belirteyim ki sonra problem olmasın, tarifim tamamen göz kararıdır, sevdiğim şeyleri daha bol, sevmediklerimi daha az kattım yemeğin içine. Ben tek kişilik yaptığım için malzemeyi az tuttum, siz kişi sayısına göre artırabilirsiniz.

Her şeyden önce marketten gidip Lazanya alıyoruz çünkü evde bulundurduğumuz pek söylenemez Türk halkı olarak :)

Malzemeler;

Yaprak Lazanya, Kıyma, Soğan, Sarımsak, Domates ya da domates sosu, istediğiniz baharatlar. Ben karabiber, çok az fesleğen, çok çok az kimyon, bol miktarda kırmızı biber kullandım. Fesleğen yemeklerin tadını çok değiştiren bir baharat, özellikle tavuk ve mantarla güzel gider, o yüzden kullanmadan önce yemeğinize yakışıp yakışmayacağını düşünerek kullanın, ben bayılıyorum o ayrı :)

Beşamel sos için, 2 kaşık tereyağı, 2 yemek kaşığı un, akışkan kalmasını sağlayacak kadar da süt, ben 2 bardak kullandım. İlk başta gözünüze çok görünebilir, bu sizi yanıltmasın daha sonra koyulaşıyor.. Beşamel sosun içine kaşar peynir, karabiber ve tuz attım.

Yapılışına gelince;

Kıymayı pişiriyoruz çok az yağ koyuyoruz içine, kıyma suyunu bırakıp yarısını çekince, yemeklik doğradığımız soğanları atıyoruz ben bol soğan kullanıyorum yemeklerde çok yararlı olduğunu düşündüğüm için. Sarımsağı minicik minicik doğrayıp ekliyoruz. Soğanlar diriliğini kaybedince domates sosumuzu ya da domateslerimizi ekliyoruz. Tabiki de baharatlarımızı da. Onlar bir kenarda pişerken, bir borcamın içine lazanyaların bir kısmını yerleştiriyoruz.

Bu arada beşamel sosumuzu hazırlıyoruz; tereyağını eritip, unu ekliyoruz, rengi koyulaşmaya ve hoş bir koku vermeye başlayınca, önemli olan unun o hoş kokuyu vermesi yoksa beşamel sosta lezzetli olmuyor, sütümüzü yavaş yavaş karıştırarak ilave ediyoruz. Beşamel sos yapmak aslında kolay gibi görünse de bence zor, akışkanlığı yakalamak açısından. Koyulaşmaya, başladıktan sonra kaynar bir haldeyken lazanyaların üstüne gezdiriyoruz bu şekilde lazanyalarımız da yumuşamaya başlıyor onun sıcağıyla. Lazanyanın üstüne bir kat beşamel sos gezdiriyoruz, sonra kıymalı sosun bir kısmını ekliyoruz. Üzerine tekrar lazanya, kıymalı sos, ve beşamel sosu tamamen üstüne kapatacak şekilde ekleyince fırına veriyoruz.

180 derecede yaklaşık 15 dk pişiriyoruz, bu şekilde beşamel sosumuz da kızarmış oluyor.

Yemeği yerken aslında lazanyanın bir çok farklı şekilde yapılabileceğini düşündüm, mesela lazanyanın arasına yine beşamel sos, tavuk ve mantar koyulabilir.Bol fesleğenle müthiş olur. Aynı şekilde sebzeli, vegeteryan lazanya yapılabilir, havuç, bezelye, patates minik minik doğranıp haşlandıktan sonra yine beşamel sosla çok lezzetli olur diye düşünüyorum. Hatta bol ıspanaklı ve kıymalı lazanya da yapılabilir. :)

The sky is the limit :) Afiyet olsun :)

Elimizden geleni yapıyoruz ki !



" If I'd move my body as often as I obsess about my body, I'd have the body I obsess about.. "

Geçenlerde okuduğum çok anlamlı, bir o kadar da acı söz. Bittersweet kıvamında. Anlamı; " Eğer vücudumu, vücudum hakkında şikayet ettiğim kadar hareket ettirmiş olsaydım, çoktan rüyalarımdaki vücuda kavuşacaktım." 

Asker Yolu Gözlemek



Zorlu süreci atlatmaya çalışırken, bütün hayatınızı alt üst eden bu gerçeğin, düşüncelerinizden çıkmama durumudur asker yolu beklemek. Yıllarca bununla alakalı bir şeyler okuyup, duyarsınız, denk gelirsiniz, ama bir gün durumun bizzat içine girildiğinde; okunulanın, duyulanın, denk gelinenin hiç bir anlamı kalmaz çünkü; bizzat yaşıyorsunuzdur, ve bağımlılığınız ne kadar büyükse, o kadar zorlu atlatacaksınızdır bu süreci.

Yol Arkadaşım Metrobüs

Bu notu çalışmaktan bedeni iflas etmiş, kafası çalışmayan bir insan olarak yazıyorum.
Bazı günler altı, bazı günler dokuz ve haftanın iki günü de onikişer saat çalışan ve günlerdir izin kullanmayan bir Belma olarak yazıyorum. Parmaklarımın bile yazı yazmaktan bıktığı, gözlerimin bilgisayar ekranına bakmaktan renginin değiştiği (morumsu, kırmızımsı ) İstanbul'da metrobüsün bile trafiğe takıldığı  en az 5 saatimin yollarda geçtiğinden bıkmış bir Belma olarak yazıyorum. Avcılardan binen yolcuların eğer oturacak yer kalmadıysa indiği, fakat ara duraklarda metrobüse binmek için şekil değiştirdikleri şehirdeyim.  Ah metrobüs yaktın beni. Ankara'da olsan trafiğe takılır mıydın acaba merak ediyorum.!!
Okula ilk başladığımdan Ankara'dan nefret ettiğim, böyle şehir mi olur diye söylediğim günleri şimdi mumla arıyorum.
Eğer tek bir gün bile iznim olsa koşa koşa soluğu Ankara'da alacağım. 
Yani özledim. Ankara'da ki ve Ankara'ya gidecek arkadaşlara selamlar. 
Bu soğuk havada; Ankara şimdi bir başka güzel!
İstanbul'u seviyorum ama Ankara'ya karşıda boş değilim. =)

(Saçmalanmışlık)

12 Eylül'ün 'Günah Keçileri'

'At izinin, it izine karıştığı' bir bir dönemdeyiz. Fakat ben günümüzden daha çok çizgiyi biraz geriye çekmeye ve bağlayabilirsem gene konuyu edebiyata getirmeye çalışacağım.
12 Eylül askeri darbe sonrası 'sol' un -ki gerçek bir sol'dan bahsediyorum bu günkü gibi içi boşalmış bir süs unsurundan değil- 'cadı avı' ile dağıltılmış, yıkılmış ve üstünden silindirle geçilmiştir.

İşkenceler, tutuklanmalar, faili meçhuller... İşin garip yani 12 Eylül sonrası ' gerçekten geri çekilmiş' ve 'kendi içinde de çözülmüş' solcular ortaya çıkmıştır. Zamanla 'liberal' görüşe dönen bu isimler, o yıllardan bu güne kadar ' solun günah keçiliğini' yaparak, itiraflar üstüne itiraflarda bulunmuşlardır.

'Bir rüyadan uyanmış' olan bu uyurgezerler, her TV kanalında ' günah çıkarmalarına' izin verilerek ' Ne boktan işlerdi' diye kendilerini bile aşağılamış, ülkenin bugünkü ' at, it izi muhabbetine ' adım adım taş döşemişlerdir.

Ve ortaya 'günah keçileri' sayesinde melez, ne idüğü belirsiz kavramlar çıkmış ' sol' culuk oynanmaya başlanmıştır.

Tabi bir taraftan dengeler değişimi sonucu son 10-15 yıldır 'kronik' mağdurlar ilan edilmiş, muhafazakar kesimin 'nefes bile ' alamadığı bir ülke görüntüsü yaratılmıştır.

İşte bu 'kronik mağdurlar' bugün zaferlerini ilan edebilirler!

Aynı şekilde 'sol'culuk oynayarak içi boşalmış ne idüğü belirsiz kavramlar arkasından koşanlar da...

Buradan edebiyata kayacak olursak, Türk Edebiyatının önemli eleştirmenleri arasında bulunan Fethi Naci, 12 Eylül romanları için , gerçekten 12 Eylül-12 Mart  ile yüzleşen bir roman örneğin çıkmadığını söyler.

Çünkü bu romanlarda işçiler ve devrimciler ya 'idealize' edilerek verilmiş ya da olabildiğince ' günah çıkarma' yönlü ' aşağılanmışlardır.'

Örneğin Pınar Kür'ün Yarın... Yarın (12 mart) romanındaki karakterin, bir ev satın almamak istememesini, kavgaya sırtında bir yükle girmek istemeyen biri olarak göstermesi, gerçeklerden çok uzaktır. Bir kişinin 'evi olmasını' istemek kadar dünyada 'doğal' bir istek yoktur. Devrimciyi böyle göstererek 'idealize' etmekten ve gerçeklerin dışına düşmekten başka bir şey yapmamış olur yazar.

Ya da Mehmet Eroğlu'nun Adını Unutan Adam romanında, Ali adlı karakterin, kaçarken, marulların üstüne basmamak için yönü değiştirmesini ve vurulmasını da gerçekçi bulmaz. Romancı bu 'durumu' Ali'nin babasını çiftçi olmasına bağlar.

Tahsin Yücel, Ahmet Altan için eleştirilerini ise 'devrimcileri' aşağıladıkları için yapar. Tahsin Yücel'in Peygamberin Son Beş Günü ve Ahmet Altan'ın Sudaki İz (12 eylül) eserlerini kıyasıya eleştirir. Bu eserlerdeki karakterler 'devrimci' gençleri, düşünceyi yansıtmadığı gibi kurulu düzenin siyasetine da bilinçli veya bilinçsiz şekilde katkı bulunmaktır.

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi Türkiye sadece siyasi alanda değil edebi sahada da 'geçmiş' ile yüzleşmekte sınıfta kalmıştır.

Bu gün 12 Eylül (12 mart) romanları okunmuyor. F.Naci bunu, estetikten yoksun bir edebiyat eserinin en yüce ülküleri yazsa bile geleceğe kalamayacağı görüşü ile açıklıyor. Nitekim ben de bu görüşe katılıyorum. Sevgi Soysal  ve Tanpınar'ın okunma oranları buna somut örnek olabilir.

Sonuçta olarak bugün 12 Eylül romanları 'özel bir ilgi' dışında okunmuyor. Tarihimizin belki de 'dönüm' noktası olan bu tarih - yazının girişinde de sözünü ettiğim gibi- sadece bir zamanlar, sıcaklığını korurken, ele alınmış ve yüzeyselliklerle dolu bir sürü roman bırakmıştır arkada.

Oysaki 'gerçek bir yüzleşme' ile romanlarımızda bu dönem ele alınsaydı, Türkiye bugün bu noktada olur muydu? Çünkü edebiyat bir milletin en önemli kollarındandır.

Roman deyip geçemeyiz!

Öyle olmasaydı Alman Faşizmi önce sanatçıları ve yazarları yola getirmek için sıkı önlemler almaz, binlerce kitabı yakmazdı!

Tabi daha sonra edebiyatımızda 'Orhan Pamuk' parıl parıl parlamıştır.

O.Pamuk 'edebiyatın' görevinin 'eğlendirmek' olduğunu söylemesi de manidardır.

Tekrar ana soruna dönersek, gerçekten güçlü bir edebiyat lazım bize, özellikle de bu günlerin içinden 'Gezi' ruhunun galip çıkmasını istiyorsak... Geçmişteki dönüm noktalarını günümüz gençlerine, insanına taşıyamayan, tozlu raflarda kalmış bir edebiyattan ders çıkarmamız gerekiyor. Sözün 'en güçlü silah' olduğunu asla göz ardı etmemiz gerekiyor.

 Naci'nin sosyalizm için söylediğini ben  biraz daha değiştirerek söylemek istiyorum :

'Edebiyatın dünyayı değiştirebilecek en güzel düş olduğuna inanıyorum...'

Kaynak için: Fethi Naci, 100 yüzyılın 100 Türk romanı, İş Bankası Yayınları.








Marşmelovca



Fazla ilginin insanı bunalttığını duymuştuk. Birde ilgilenmemenin (ilgilenilmemenin) kişilik üzerindeki olumsuz etkileri var.
Bugün ki yazımızda fazla ilgi bekleyen sevgilinin bünye üzerindeki etkilerinden bahsedeceğiz. Konuyu işlerken bu sorulara cevap arayacağız. Ve cevapları ararken de görmüş olduğunuz içerik düzeninden yararlanacağız.
Cevaplandırılacak sorular                                                          içerik Düzeni
1.Sevgili nedir?                                                                               1.Sevgili
2. Sevgili Neden Vardır?                                                                 2.Sevgili Neden Var
3.Kimden Sevgili olur?                                                                    3.Sevgili dediğin Kimden olur
4.İdeal Sevgili Nasıl Olur?                                                               4.ideal Sevgili
5.İlgi Nedir?                                                                                    5.İlgi
6.İlgi Kime Gösterilir?                                                                      6.İlgi Kime Gösterilir
7.İlgi Beklemek Doğru mudur?                                                         7.İlgi Beklemek
8.Erken yatan erken kalkar                                                               8.Erken yatan erken kalkar
    Körle yatan şaşı kalkar,                                                                   Körle yatan Şaşı kalkar
    Dal sarkar, Kartal kalkar,                                                                Dal sarkar kartal kalkar
    Bide çok severken götü kalkar mı?                                                  Bide çok severken götü kalkar

Şimdi ilk sorumuz olan sevgili kimdir sorusuyla yazımıza başlayalım.
Sevgili; sen nefes aldığında sevdiğinin senin aldığın nefesi vermesidir. Sabah attığı günaydın mesajıyla güneşi gözlerinde doğruna, iyi geceler dediğinde yıldızları parmak uçlarına döken kişidir. Birde gülünce gözleri kaybolan sevgililer vardır ki onlarla komedi filmi izlemek tam bir zulümdür.
İkinci sorumuz olan sevgili neden vardır sorusuyla yazımıza devam edelim
Artık “sevgili olma” yaşının on ikiye düştüğünü göz önünde bulundurarak bu sorunun cevabını beli yaş aralıklarına göre vermek istiyorum.


12-16:   Bu yaş aralığında amaç mesajlaşmak, erkek tarafının gösterdiği kıskançlık ve sahiplenme duygusunun aşk sanılmasıdır. Kendi çıkarlarının tehdit altına girmesi durumunda smsler biter,     dakikalar söner, sevgili gider aşk biter.

17-19:     En güzel halidir aşkın. Bin bir bahaneyle eve geç gitme, gördüğün rüyaları devam ettirmeye          çalışma ve dudağının kenarında bir gülümsemedir. Kalbin gider, bir daha gelmez.

20-25:  Kalbin gidip yola mantıkla devam edildiği bir dönemdir bu. Deneme aşamasını geçen flörtleşmeler sonucunda sevgili adayları kriterlere göre ayrılır ve en çok yıldızı alan kişi sevgili koltuğuna oturtulur. Olurda geçmişten kalma kalp kırıklarınız varsa kel ve melhem arasındaki ilişkiyi uygularsınız kendinize. O  12 ila 19 yaşları arasında yaşanılan  ilişkiyi beklersiniz. Beklersiniz. Bek… öylece kalırsınız, bulamazsınız. Çünkü karşınızdaki artık yaşını başını almış kendi sorumlulukları olan bir insandır ve size ayıracak çok fazla vakti yoktur.

26-30:  Yirmili yaşlarda bir sevgili bulduysanız evlenir mutfak önlüğünü boynunuza asarsınız. Bu kadar. Aşk dediğin ne ki?

Sevgiliyi yaş gruplarına göre ayrıldığımıza göre şimdi de sevgili neden vardır sorusuna gönlümüzden geçen cevabı verelim.
Eğer marşmelov  gibi bir insansanız; elini tutmak birlikte film izlemek, gülümsemek ve sesini duymak için vardır sevgili. Kirpiğinin ucunda sakladığın adamın seni aramasını saniye saniye beklemektir. Yani sevgili araması için vardır. Sevmesi için vardır. İlgilenmesi için vardır.
Ama marşmelov gibi değilde Tarhana gibi bir sevgiliyseniz durum değişir.  Dışarıya çıktınızda size eşlik etmesi için vardır sevgili, ya da grip oldunuz burnunuz akıyorsa sevgili iyi çorba yapmalı. Zaten o yüzden vardır. Sizi rahatsız eden olursa söylemek için vardır sevgili. Ya da öğrenciyseniz ve evde kalıyorsanız bulaşıkları yıkatıp evi temizletmek için vardır sevgili. Biriken ödevleri yaptırmak için bulunan sevgililerden bahsetmiyorum bile.
Ama sevgili yanında gözlerinizi kapatabilmeniz için vardır. Marşmelovca yani. Belki.. Kim bilir.
Üçüncü sorumuz olan kimden sevgili olur ile yazımıza devam ediyorum.
Sevgili; “ya çişim geldi tuvalet bulalım!” diyebileceğiniz kişiden olur. Ya da farklı takımları tutuyorsanız bile el ele yürüyebilmektir derbi akşamlarında. Bakınız FB – GS derbisi sonrası ben ve ben.  Gece uyurken dişlerinizi sıkma huyunuz varsa, uykusundan uyanıp kenetlediğiniz dişlerinizi açmaya çalışan kişiden de sevgili olur. Eğer benim gibi sabah ezanından korkuyorsanız hatta duyduğunuzda yastığınıza sarılıp ağlayabilecek duruma gelebiliyorsanız aradığınızda korkma ben yanındayım diyen biri varsa çevrenizde kaçırmayın. Bağlayın, sizi sevene kadar bodruma kitleyip aç susuz bırakıp kendinize sevgili yapın onu.

Dördüncü soruyu neden yazdığımı bilmiyorum ama üç ve dördü alt başlıklar olarak işleyebiliriz. İdeal sevgili seni özledim demenize izin vermeyen kişiden de olabilir. En azından sizi aramak için attığınız beni arar mısın mesajını beklemeyen kişi olabilir. Olur yani ya da boş verin ideal sevgiliyi. Mısır patlatın çay için uyuyan kedinizin dilini onu uyandırmadan ağzından dışarı çıkartmaya çalışın.

Bu işlediğimiz yere kadar bir ara özet yapacak olursak..
Sevgili nedir, neden vardır, kimden sevgili olur ve ideal sevgili kimdir sorularına cevap aradık. Bulduysak ne ala, bulamadıysak çay içeriz =)

Yaptığımız ara özetten sonra yazımıza beşinci sorumuz olan İlgi nedir sorusuyla devam edelim.
İlgi; dikkati öncelikle belirli bir şey üzerinde toplama eğilimi; kimyasal koşullar eş ya da birbirine çok yakın olduğunda öğelerin birbirleriyle birleşmede gösterdiği seçicilik. Buradaki tanımdan da gördüğümüz gibi  ilgi birbirine yakın olma durumudur. Bunu ara özetten önceki sorulara bağdaştırıcak olursak; sevgili dediğin ilgi göstermeli. Sesini duyurmak için akşamın 6’sını beklememeli. Kendini naza çekmemelidir. Tirip atıyorsak katlanmalı yok efendim çekemiyorsa gidip çim adamım Gözlük Efendiyle birlikte olamalıdır.

Altıncı sorumuz olan ilgi kime gösterilir sorusuyla devam ediyorum.
Anneye, babaya, mümkünse kendinizden küçük kız kardeşinize, eşinize, dostunuza ama en çok sevdiğiniz kadına ilgi göstermelisiniz. Neden diye sormayın, çünkü bi kadının ilgiye ihtiyacı vardır. Ekmek gibi su gibi çikolata gibi daha ne diyeyim. Arkadaşının aldığı çantayı anlatır bir kadın, ya da okuduğu bir makalede geçen istatistiklerden bahseder. İlgi alanı neyse ondan konuşur bir kadın. Bazen saatlerce burçlarınızın uyumuna bakar bazen de sevdiğiniz takımın maçına bilet bulmaya çalışır. Kadınlar farklıdır. Önemli olan budur.  Bunu bilmek gerek, yok ben kadınları anlamıyorum, yok efendim çözemiyorum demenin alemi yok, basittir kadınlar. Sevin, ilgi gösterin elini tutun.  Aldatmayın, yakın arkadaşlarıyla çok samimi olmayın gibi maddelerde var ama onları yazmak istemiyorum. Birde çikolata alın.

İşte can alıcı sorumuz. İlgi beklemek doğru mudur?
Boşuna uğraşmanın alemi yok, eğer değişen bişeyler varsa hiç bir şey eskisi gibi olmuyor.  Başlarda sürekli soruyorsun. Beni neden aramıyorsun? Neden ilgilen miyorsun eskisi gibi? Cevaplar hep aynı. Belki beni özlemiştir diye sorarsınız kendinize. Ya da aramamasına sebepler  bulursunuz kendinizce. Araba çarpmış olabilir, uyuya kalmıştır, yoğun bakımda da olabilir. Belki de birine bişey olmuştur. Tuvaletin deliğine mi düştü acaba? Yahu ne olduda sesimi duymak istemedi bu saate kadar? Yani mutlaka başına çok kötü birşeyin geldiğini düşünürsünüz çünkü başka açıklaması yoktur sizin için. Ama bu size göre öyledir  O sadece kafasını dinlemek istermiştir. Peki dersiniz çünkü daha öncesinde bu konuda çok kavga çıkmıştır, sıkılmışsınızdır. Bunalmış hatta umursamaz olmuşsunuzdur. İşte o noktadan sonra ilgi beklemekten vazgeçersiniz. Yani ilgi gösterenden beklenir. Sorunun cevabı bukadar açık. Ve sonraaa hiç beklemediğiniz anda bir telefon gelir ve zaman istenir, ara verilir, gider ve sen bir daha dönmeyeceğini bilirisin. Zaten çayında soğumuştur artık.  Geri dönersin, yıllar önce dinlediğin şarkılara myy-Seni tanımayan yok bu şehirde. Güzel şarkıdır yani bence, dinleyin diye tavsiye etmem ama güzeldir.

Ve son  soru: Erken yatan erken kalkar,  Körle yatan Şaşı kalkar, Dal sarkar, Kartal kalkar, Bide çok severken götü kalkar mı?               
Bu sorunun cevabı kesinlikle evettir. Sakın çok sevdiğinizi belli etmeyin, çağırırsa gitmeyin, naz yapın küsün, ama sevdiğinizi belli etmeyin. Daha ne diyim. Soru yeterince açık. Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı yine, çarpıntı olsa gerek bunun adı. Ben bari şu eşyaları kaldırayım kitaplıktan fotoğraflar mumlar, ayıcıklar filan, büyütülecek bir şey yok. Aynamdan adınıda sileyimde her sabah kalkınca görmeyim.  Bitti.
 Bi özet yapacak olursak, sizin yaşınız kadar deneyiminiz var özetinizi kendiniz yapın.
 Çalışma yaprakları ve deneme testini daha sonra yazarım.

Aramalarını sessize aldım. Belki ararsın diye. Kal gülümsemeler içinde. Selametle.