Reklam: Benzeri dünyanın en büyük müesseselerinde - Kompüter, Elektronik Beyin

Kuruluşundan beri en ileri bankacılık usulleriyle çalışan banka: Yapı ve Kredi Bankası

Şimdi de dünyanın büyük müesseselerinde kullanılan, Kompüter, Elektronik Beyin makineleri ile çalışıyor.


Bu reklamı seviniz, paylaşınız, tavsiye ediniz, doya doya izleyiniz, biliniz. Bilgisayarların geçmişi bugüne ışık tutmaya çalışıyor. Nostaljiyi abartanlar için: Elektronik beyin.

0 yorum :

Dünya mutfağının kültür hazinesi: Hint mutfağı

Hintlilerin yemek pişirme sanatı, çok eski bilgilere dayanan sağlıklı yaşama sanatı Ayur-Veda ile eşanlamlı. (Foto: www.geocities.com/hindoloji_kultur)Hintlilerin yemek pişirme sanatı, çok eski bilgilere dayanan sağlıklı yaşama sanatı Ayur-Veda ile eşanlamlı. Ayur-Veda, besinlerin koku, tat ve birbirleriyle olan orantılarının duyu organlarımızı topyekün uyarması prensibine dayanmakta. Burada özellikle önplana çıkan etmen, yenilenlerin sağlığa yararı olması.

Hint mutfağının en önemli gizemi baharat karışımında yatmakta. Schöneberg semtindeki Goltzstrasse’de bulunan hint restoranı Maharaja’nın işletmecisi puncabi Fazal Mahmood baharat tüketiminde dikkatli olmayı öneriyor:
"Bu hint baharatları tıpkı birer ilaç gibidir. Bunları belli yerlerde kullanmak gerekir. Ayrıca nasıl kullandığınız da önemlidir. Birçok baharat bütün parçalar halinde kullanılıp tiritten çıkartılır. Bunlar yemeğe benzeri olmayan o aromayı verir. Bazıları ise havanda dövülerek katılır yemeğe ama un haline gelene kadar da değil. Bu durumda ihtiva ettikleri eterik yağlar yemeğe karışır. Birçok baharat aslında başlıbaşına kekre olup insan damağı için yaratılmamıştır. İnsanlar bu gerçekten habersiz bunları bilinçsizce un haline getirip kullanarak alerjiye veya mide spazmına neden olabiliyorlar.“

Ancak bu ülkenin mutfağı sadece baharattan da oluşmamakta. Hint mutfağı, aslında Hint sübkontinentinin dört bir yönden kaynaklanan binlerce yılı aşan geleneğini yansıtıyor. Bu çeşitli yemek kültürleri, gerek dinsel gerek toplumsal gerekse bölgesel etmenler çerçevesinde biraraya gelerek Hint Mutfağı denen olguyu ortaya koyuyor.

Bombay merkezli Batı Hindistan tam bir mutfak potası. Pers, Sinti ve Portekiz etkileriyle günümüze uzanan Hint Mutfağı’nda envaye çeşit sosis önplana çıkıyor. Hindistan’da etler arasında en çok tercih edilen tavuk eti. Tavuğun ilk kez Hindistan’da evcilleştirildiğini de burada hatırlatalım.

Hint mutfağını kabaca kuzey, güney, doğu ve batı diye dört alt bölümde ele almak yanlış olmayacak. Farklılıklar gösteren, pişirme yöntemi, etin kullanımı ve ana yemeğin yanında sunulan besinlerdir. Ancak hepsinde öne çıkan yegâne özellik bol baharatlı olmalarıdır. Baharatların da en başında köri (curry) gelmekte. Köri, Tamilce 'kari’, yani 'sos’ sözcüğünden türemiş. Ancak Batı Avrupa’da yaygın olan toz halindeki köri, Hindistan’da bilinmiyor. Daha ziyade macun halinde olan köri çeşitleri kullanılır. Hindistan’da köri dendiğinde akla ilk gelen aşırı acı olabilen bir tür çorba. Hint insanı balıklı, etli, sebzeli köri pişirir.

Doğu Hindistan’da oturan Bengaller süt ve bal akan toprakların sahibi. Tatlıların, yemek kadar önemli olduğu bu yörede Gulab Jaman denen sütlü lokmalar dillere destan. Öyle ki, hazırlanan tatlılar genellikle değerli taşlar, gümüş ya da altın yaldızlarla taçlandırılır. Örneğin Sri Lanka’da geçen Eylül ayında hazırlanan bir pasta için 10 bin EURO fiyat talep edildiydi. Ancak bu tatlıyı sipariş eden oldu mu? Onu bilemiyorum. Maharaja restorandan bay Mahmood kulaklarına inanamıyor:
"Buna inanmıyorum. Bir kere bu kadar pahalı olabilecek ürün yok. Tam 36 yıldır hint gastronomisi işi içindeyim. O topraklarda doğdum. Nice hint racaları hakkında eski hikâyeler işittim, ama böylesine pahalı bir tatlıyı hiç duymadım.“

Pancap’tan kopup gelen Mahmood bey bir de şu anekdotu aktarıyor:
"Bizde bir hikâye anlatılır: Adamın biri 1 EURO’ya deve satarmış. Günün birinde develerinden birinin boynuna sıradan bir kolye geçirmiş ve 1 milyon 1 EURO karşılığı satışa sunmuş.“

Gelelim Massala denen baharata: Tipik bir Hint Mutfağı baharatı olarak bilinir. Yekpâre bir bitkinin baharat haline getirilmiş son hali değil de tam 25 çeşit baharatın karışımından oluşan bir tatlandırıcı bu massala. Her Hintli kadının kendisine ait bir massala karışım formülü var. Bir de çatni (chutney) adıyla bilinen Doğu Hindistan turşusu var. Ekşi-tatlı karışımı ya da acı sebze ve meyva turşularıdır bunlar ve yemeğin yanında tada çeşni katmak için servis yapılır.

Tarihi boyunca Hindistan, dünyanın dört bir yanından orduların, yağmacıların, tüccarların ve göçmenlerin akınına uğradığından değişik ülkelerin kültüründen etkilenmiş. Moğollar, Portekizliler ve İngilizler Hint Mutfağında kendi damak tadlarından izler bırakmış. Örneğin domates, patates ve biber gibi sebzeler Avrupalıların Yeni Dünya’dan Hindistan’a taşıdığı besinlerdendir. Hint Mutfağı’nın bir olmazsa olmazı da kuşkusuz pirinç…

16. yüzyılda Moğol akıncılar et yemekleri tarifeleriyle birlikte pirinci de Hindistan'a getirmiş. Sübkontinentin güneyinde yetişen yirminin üstünde pirinç çeşidi var ve buralarda insanlar kahvaltı da dahil pirinçsiz bir öğün tanımıyor. Moğol, Portekiz ve İngilizler dışında Baktiryalı, İskitli, Partiyalı, Hun, Arap, Afgan ve Hollandalı akıncıların da etkileri Hint yemek kültüründe gözlenebilir.

Hintlilerin büyük bir bölümü pişirdikleri yemeğe et katmaz, vejeteryandırlar. Sığır etine Hindular, Brahmanlar dokunmaz, çünkü inek, hayat bahşeden kutsal ana olarak kabul edilir. İnsanlar protein ihtiyaçlarını genellikle süt ve baklagillerle karşılar. Özellikle Güney Hindistan’da, halkın büyük bir kesimini oluşturan Brahmanlar, kan rengini andırdığı için domatese ve kızıl pancara taasuplarından dolayı ellerini dahi sürmezler.

Namaste (afiyet olsun)

Alıntı: Yücel Sivri, RBB Türkçe - 9 Ekim 2007

0 yorum :

Heaven Knows, Mr. Allison - Beyaz Rahibe (1957)

Yönetmen: John Huston
Oyuncular: Robert Mitchum, Deborah Kerr
Süresi: 198 dk.

Issız adalar gerek benzersiz egzotik havaları gerekse manzaraları açısından kişinin yalnızlığını en iyi biçimde yansıtmaya uygun görüldüğü için sinemacıların vazgeçilmez mekanlarıdır. Kaç yıldır ‘Lost’u izliyoruz ekranda bir düşünsenize. İstanbul Modern’de gerçekleştirilen ‘Robert Mitchum ve Cool’un Doğuşu’ isimli programın ayrıntılarını okurken aklıma Mitchum’un, böyle cennet gibi bir adada geçen ‘Beyaz Rahibe’ isimli filmi geldi.

Beyazperdede ‘Cool’luğun kitabını yazmış olan aktör, bu filmde de Deborah Kerr ile yine aynı pozisyonda takılıyor.

John Huston’ın ‘African Queen’inden esintiler taşıyan film, baştan sona tabiatın içinde geçer. Ve aynı sevimli-likte olmasına karşın pek tanınmayan ama izlenmeye değer bir filmdir.

2. Dünya Savaşı’nda gemisi batırılan Allison, tesadüfen Japonlara ait bir adaya sürüklenir. Eskiden üs olarak kullanılan ada terk edilmiştir. Kendi imkanlarıyla yaşam mücadelesi vermeye çalışan asker, bir süre sonra adada yalnız olmadığını görür. Misyoner bir rahiple adaya gelmiş olan rahibe Angela, rahip ölünce adada kalıp, küçük kilisesinde ibadetine devam etmektedir. Baştan hiç anlaşamayan ikili, gelişen olaylar sonucu hayatın belli noktalarında birleştiklerini anlayacaklardır. Kendini beğenmiş ABD’li asker zamanla romantik bir aşığa dönüşecektir.

John Huston, anılarını yazdığı kitabı ‘Açık Bir Kitap’ta bakın bu cool aktörden ve filmden nasıl söz etmiş; “Bob (Robert) Mitchum’un zor biri olduğunu duymuştum. Onunla çalışmak son derece zevkliydi ve çok güzel bir oyun çıkardı. Bob hayatımda çalıştığım en iyi aktörlerden biridir. Olivier (Laurence), Burton (Richard) ve Brando (Marlon) çapında bir aktördü.

O lakayt havası, daha doğrusu azametsiz oluşu, bir ciddiyetsizlik olarak görünür çünkü buna ihtiyaç vardır ama aslında Kral Lear’i oynayabilecek kabiliyettedir. Gösteriş yapmayı ve şirin gözükmeyi sevmezdi. Bu filmimden pek söz edilmez ama bence şimdiye kadar yapmış olduğum en iyi filmlerden biridir. Gösterişsizdi, çok basit ve temiz bir diyaloğu vardı ve birinci sınıf bir temel üzerine oturtulmuştu. Rahibe ve deniz subayı klişesinden kaçmayı başarmıştık ve malzeme büyük bir duygu inceliğiyle ele alınmıştı.”

Yönetmen bu filmin çekiminden o kadar çok keyif almış ki, keyifli işlerin veda partilerini ve ’hoşça kal’ demeyi sevmediği için, filmin final sahnesinin tüm hazırlıklarını yapıp erkenden setten ayrılmıştı.


Filmde ‘Beyaz Rahibe’yi canlandıran Deborah Kerr ise bu rolüyle 1958 yılında en iyi kadın oyuncu dalında ‘Oscar’a aday gösterilmiş ama heykelciği Susan Hayward’a kaptırmıştı. Altı kez bu ödüle aday gösterilen sanatçı, çok sonra bu heykeli, 1994 yılında onur ödülü olarak alacaktı.

Hızır Tüzel

0 yorum :

Bulgaristan'daki Osmanlı arşivleri internette

Sofya Kiril i Metodiy Merkez Kütüphanesi'nin DAPIS adlı projesiyle Bulgaristan'daki Osmanlı dönemine ait arşivler dijital ortama aktarılıyor. Projeyinin maliyetini Eğitim Bakanlığı karşılıyor. Yunan ve Slav arşivlerini de kapsayan projeyle arşivler restore de edilecek.

Çevrimiçi kütüphane ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. Buradan veya şuradan ulaşabilirsiniz.

Ayrıca Sofya Merkez Kütüphanesi'nde Osmanlı, Arap ve Fars dillerinde toplam 1 milyondan fazla arşiv bulunuyor. Bunların yanında Arapça, Osmanlıca ve Farça 3 bin 750 adet el yazması cilt ve 2 bin adet eskiden basılmış kitap bulunuyor. Proje sona erdiğinde tüm Osmanlı eserleri internet ortamından görülebilecek.

Öte yandan Türkiye ile Bulgaristan arasındaki arşiv değişimi de devam ediyor. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ne şu ana kadar 25 bin kopya arşiv gönderildi.

0 yorum :

Mutfakta kolaj kültürü: İspanyol mutfağı

İspanya’da öğle yemekleri 2’den sonra yenir. Burada geceler uzar da uzar. Bu nedenle akşam yemekleri çoğu zaman 9’dan, hâttâ 10’dan sonra yenir. Sadece turizmin yoğun olduğu Akdeniz sahillerinde ve adalarda orta Avrupa geleneğine uygun biçimde akşam yemekleri erken servis yapılır. Eğer çok acıkmış bir İspanyol bu saatlerde ortalık yerde yemek yeme cüretinde bulunacak olursa bu cürmü işlerken kendine turist süsü verir. Melodiler, şarkılar, danslar ve şarap eşliğinde hep birlikte yenilir, içilir, uzun uzadıya gürültülü konuşulur ve eğlenilir. Sadece diller değil, eller kollar da konuşur bu arada.

Yüzlerce yıllık bir oluşum bugünün İspanyol Mutfağı… Çeşitli medeniyetlerin ortak ürünü… Kimler yok ki buraları mesken tutan tarih sahnesinde: Kartacalılar, Romalılar, Vandallar, Vizigotlar, Emeviler, Germenler, Fransızlar ve hâttâ Almanları temsilen 15.-17. yüzyıllar arasında Habsburglular bile İber Yarımadası’na kültürlerini taşımış.

İspanya’da yemeklerde kullanılan malzemeler ateşte kısa tutuluyor. Alman küçük burjuva mutfağının vazgecilmezi olan soslar buralarda pek revaçta değil. Salatalar yıkanmaksızın kısaca söyle bir elden geçirilip tabaklarda servis ediliyor. Masalarda bulunan sirke, yağ ve baharatı herkes kendi zevkine göre ekler. İspanyollar, kahvaltılarına „desayuno“ der. Desayuno pek dişe dokunur birşey değil. Kuvvetli kahvaltı yapma alışkanlığı yok buranın insanının. Gerek öğle yemeği "Comido“ gerekse akşam yemeği "Cena“ genellikle beyaz ekmek eşliğinde iki kap yemekten oluşur. Ancak akabinde "Postre“ denilen tatlı türleri de pek pas geçilmez. İçecek olarak ise ya şarap ya da gazsız su alınır.

Ancak öğlen ve akşamları alınan ana öğünler öncesinde aperatif birşeyler yiyerek açlığı geçiştirmek de pekâlâ mümkün. Bu tarz yemeklere burada "Tapas“ deniliyor.

İspanya’da 8 büyük bölgesel mutfak bulunuyor Bunlar Bask, Endülüs, Galiçya, Kanarya, Kastilya, Katalonya, Mayorka ve Valensiya mutfakları. İspanyolların ulusal yemeği kuşkusuz „Paella“ ve „Gazpacho“.

Gazpacho kırmızı biber, domates, salatalık, sarımsak ve soğan gibi sebze çeşitlerinden yapılan ve soğuk yenen bir tür çorba. Bu çorbanın baharatını karabiber, tuz, sirke, acı biber ve zeytinyağ oluşturuyor. Merak edenler için çorbanın kısa tarifini de vereyim: Bütün bu sebzeler küçük küçük doğranıp mikserde çekilir. Ancak sebzeleri mikserden geçirmeden önce karışıma yumuşatılmış ekmek de katılmalı. Böylelikle çorba kremalı bir kıvam alacaktır. Sebze ve ekmek karışımı püre kıvamını alınca tencereye konur ve gerek duyulduğu kadar soğuk su eklenir. Yaklaşık 3-4 saat buzdolabında bekletildikten sonra soğuk soğuk servis yapılır. Sevilla ve Cordoba bölgelerinde bu karışıma bir de katı pişmiş yumurta ve Serrano jambonu eklenir.

Alıntı: Yücel Sivri, RBB Türkçe

0 yorum :

Linux'ta antivirüs yazılımına ihtiyacım var mı?

Giriş
Linux kullanmamıza rağmen bir antivirüs programına ihtiyacımız olup olmadığı ara ara tartışılmaktadır. Forumlarda gezindiğimizde bir antivirüs programının ne olduğu, ne işe yaradığı ve gerekli olup olmadığı hakkında yanlış anlaşılmalar olduğu görülebilir. Umarım bu yazı Linux için antivirüs programı gerekliliği karışıklığını az da olsa giderir.

Bir Linux Anti-virüs programı ne değildir
Özellikle Windows dünyasından geliyorsanız anti-virüs programı dendiğinde; herhangi bir şeyin virüs tarafından etkilendiğini anlamak için arka planda çalışan ve gerektiğinde dosyaları tarayan (veya düzenli bir şekilde tüm sistemi) bir program düşünürsünüz. Bu, üzerinde Windows çalışan bir masaüstü bilgisayarında virüsleri tespit edip silmenin en etkili yoludur. İnternetteki çok büyük miktardaki tehditler için olmazsa olmazlardandır.

Linux anti-virüs programları bu yolla çalışmazlar, çünkü Linux anti-virüs programları masaüstü bilgisayarlarını Linux virüslerinden korumak için kullanılmazlar. Linux üzerinde çalışan bir anti-virüs programının amacı Windows virüslerini tespit etmektir. Böylece farkında olmadan bu virüsler bir Linux kullanıcısı tarafından yayılamazlar.

Peki Linux üzerinde Windows virüsleri için neden endişelenmeliyim?
Eğer Linux kullanıyorsanız pratikte bir Windows virüsüne karşı bağışıklığınız vardır. Peki bu durumda sizin bilgisayarınızda çalışmayacak (Wine hariç) ve sizi etkilemeyecek virüsler için dosyaları taratmaya neden ihtiyacınız var? Basit cevap: Yok. Ancak durum bundan biraz daha karışık.

E-posta Sunucuları
Linux anti-virüs programlarının büyük çoğunluğu e-posta sunucularında çalışır. Bunlar e-posta alıp-göndermek istediğinizde istemcinizin bağlandığı bilgisayarlardır. E-posta, virüs ve truva atlarının yayılmasında kullanılan en temel yol olduğundan, bu sunucular bilgisayar virüsleri ile olan savaştaki ön cephe gibidir. Bu sunucuların bir çoğu Linux kullandığından, Windows virüslerini tespit etmek için bir Linux anti-virüs programının kullanılma ihtiyacı daha iyi anlaşılır. Eğer ofisinizde veya evinizde bir e-posta sunucusu kullanıyorsanız, ağınıza girmeye (veya dışarı çıkmaya) çalışan zararlı dosyaların önünü kesmek için mutlaka bir anti-virüs programı kullanmalısınız.

Dosya Sunucuları
Anti-virüs programını kullanmak isteyebileceğiniz bir başka ortam ise çoklu kullanıcılar tarafından (bu kullanıcıların hepsine güvenseniz bile) paylaşılan dosya sunucularıdır. Dosya sunucuları temel olarak veri depolarıdır. Bu sunuculardaki bazı dosyaların kaynağı meşru olabilir, ancak her dosyanın kaynağını bilmek mümkün değildir. Bir anti-virüs programı kullanmak; birisinin, örneğin bir P2P ağından, çekmiş olduğu virüslü bir dosyayı sizin dosya sunucunuza göndermesi durumunda, diğer kullanıcıların da bu virüsü kapmasını engeller.

Linux kullanan masaüstü bilgisayarlarda gerekli midir?
Artık Linux üzerindeki bir anti-virüs programının ne işe yaradığını biliyorsunuz. Eğer sıradan bir masaüstü için Linux kullanıyorsanız bu anti-vürüs programlarını kullanıp kullanmamak sizin tercihinize kalmış durumdadır. Eğer ağınızda Windows makineler varsa ve dosya paylaşımı yapıyorsanız, diğer makineleri güvenli tutabilmek için ClamAV gibi bir programı kullanmak iyi bir fikir olabilir.

Linux masaüstünde nasıl anti-virüs programı kullandığımı anlatayım. ClamAV kullanıyorum ancak her zaman çalışır vaziyette ayarlı değil çünkü gereksiz yere çok fazla kaynak kullanmakta. Bir e-posta sunucusu kullanmadığımdan ve çok fazla dosya transferi gerçekleştirmediğimden gerek duymuyorum. Eğer kaynağı şüpheli bir dosya ile karşılaşırsam komut satırından kontrol ediyorum. Bu Windows kullanan arkadaşlarım için çok güzel bir test yolu. Kendim bu virüslerden etkilenmediğim için, onlar indirmeden ben kontrol edebiliyorum.

Sonuç
Umarım Linux anti-virüs programları konusundaki bazı karışıklıkları gidermiş ve sıklıkla sorulan "Linux altında anti-virüs programı kullanmalı mıyım?" gibi bir soruya cevap verebilmişimdir. Aslında bu soruya verilecek cevabı, sizin ne tür bir sistem kullandığınız ve paranoya miktarınız belirler. Ancak birçok insan için Linux altında anti-virüs programı kullanmak gereksizdir.

Çeviri: Ubuntu-Tr'den heartsmagic
Çeviri Kaynağı: Techthrob
Alıntı: Ubuntu-Tr

0 yorum :

Damak tadında doğulu zarâfet: Japon mutfağı

Bundan henüz 15-20 yıl önce Japon mutfağı hakkında birşeyler bilen çok az insan vardı Avrupa’da. Doğan güneşin yurdu ‘Nippon’, ekonomisi ve teknolojisinin yanısıra mutfağıyla da adını dünyaya gün gectikce daha çok duyuruyor.

Japonların mutfağı deneye açık. Japonlar dünya mutfak literatürüne suşi, saşimi, miso, tofu ve tenfura gibi sözcükleri kazandırdı. Japonya çeşitli adalardan oluşan bir ülke olduğu için doğal olarak balık ve deniz ürünleri, beslenmede önemli bir yer tutuyor. Bunların arasında da uluslararası üne sahip suşi ve saşimi var. Nedir suşi ve avanesi saşimi? Suşi üç komponentten oluşuyor: Mizudaki denen sirkeli pirinç pilavı, çiğ balık ve bunları sarma amaçıyla kullanılan deniz yosunu nori. Saşimiyi, suşiden ayıran en büyük fark pirinçsiz servis edilmesi.

Yıllardır Japonya’da yaşayan aslen dişhekimi olan ve boş zamanlarında Japonlara Türk Mutfağı’nı tanıtma gibi kültürel bir misyonu da üstlenmiş olan bayan Esra Gündüz orada yaşayan, ülkeyi ziyarete gelen Türklerin yeme içme konusunda genelde bazı sıkıntılar çektiğini ama suşi veya saşimi yerken pek zorlanmadıklarını söylüyor:
“Türklerin bence zorlandığı şey şu: Türkiye’de çok fazla deniz ürünü tüketmiyoruz. Burada mesela yosun da yeniyor; kokusuna alışması belki biraz zor oluyor en başta. Suşi dediğimiz, üzerinde çiğ balık olan pirinç toplarını Türkler yiyebiliyor. Hâttâ birçok türk ilk yediğinde lezzetli buluyor bunları. Saşimi ise tamamen çig balık oluyor. Bir de ika dedikleri yemek var ki, bu ahtapotun ya da mürekkep balığının çiğ olarak yenmesi. Çiğ olarak yeniyor ama batırılan soya sosu önemli. Gayet lezzetli bence.”

Saşimi hazırlarken balık daima filetolar halinde kullanılır ve degişik deniz ürünleri eşliginde sunulur. Ancak vasabi denen ve genizleri yakan beyaz japon hardalı ile şoyu denen soya sosu da sunumda asla eksik olmaz. Bayan Esra Gündüz:
“Burada yemeklere genellikle yağ koyulmuyor. Bizdeki salçanın yerine de soya sosu konuyor ve bunun genelde biraz şekerli bir tadı oluyor. Mesela Türk Mutfağı’nda zeytinyağlılara biraz şeker konur. Burada ise sıcak yemeklerin içinde de bir miktar şeker oluyor. Hafif, yani gayet saglıklı yemekler. Fakat bizim lezzetimizden farklıdırlar.”

Japonlar deniz ürünleriyle hazırladıkları yemeklerde son derece taze ürün kullanmaya aşırı özen gösterirler. Bu da akla çok yakın, zira bu yemeklerin hemen hemen hepsi çiğ olarak tüketiliyor. Japon insanı her ne yerse yesin, mutlaka öğünlerinde çorba, sos ve turşu da bulundurur.

Dünya Beslenme Örgütü’nün verilerine göre her yıl bir milyon tonun üzerinde ton balığı tüketiliyor 130 milyonluk bu ülkede. Bu miktar dünya rekoltesinin dörtte birine denk. Ton balığı susi-saşimi kültürünün süregelmesi icin vazgecilmez bir malzeme. Ama ne yazık ki, denizlerin iri incileri balinalar için de aynı şey geçerli. Balina da Japonların yemek listesinde bulunuyor. 1986 yılında alınmış balina avını engelleyen uluslararası bir karara rağmen Japonlar Dünya’daki balina reservlerini tüketmeyi sürdürüyorlar. 2007’de balina avı programlarında 1220 değişik türden balina vardı. Balina yemek de japon kültürünün bir parçası. Esra hanıma kulak verelim:
“Okullarda öğlen yemeklerinde çıkıyor balina eti. Yeniliyor ama ben dışarda çok fazla rastlamadım. Satılıyor. Ama evlerde ço yaygın değil sanırım. Belki daha ziyade lokantalarda kullanılıyor balina eti.”

Japonlar yemeklerinde süt ürünleri neredeyse hiç kullanmıyor. Kırmızı fasulye hamurundan yapılan tatlıları pek ünlü. Zencefil ise en sık kullanılan tat verici. Japon sofrası genellikle salamura balıkla başlar, ardından çiğ balık, haşlanmış balık ve yosunlar, haşlama yemekler, ızgara ve kızartmalar gelir ve zamanın meyvesiyle son bulur.

Japon Mutfağı kesinlikle denemeye değer. Eğer şimdiye değin denemediyseniz, deney yapmadan saşimiden uzak durup suşi ile başlarsanız isabetli bir davranışta bulunmuş olursunuz bence. Afiyet olsun!

Alıntı: Yücel Sivri, RBB Türkçe - 9 Ocak 2008

0 yorum :

Harika dünya: Elimizin gölgesi ne kadar ilginç olabilir?

Raymond Crowe, kendi deyimiyle Avustralya'daki tek "unusualist". Nasıl çevirmeli bu meslek ismini? Olağandışıcı? Belki. Her neyse, o bir gölge ustası, sihirbaz ve oyuncu aslında. Aşağıdaki video da onun sahne performanslarından biri. Caesars Palace (Las Vegas)'da NBC'nin "WORLDS GREATEST MAGIC" başlıklı programında sahnelendi. Müzik ise Louis Armstrong ait Wonderful World. İyi seyirler.



Raymond Crowe'un resmi sitesi için: http://www.raymondcrowe.com

0 yorum :

Fransız Jandarması: "Ubuntu'ya geçerek milyonlarca Euro tasarruf ettik."

Fransız Jandarması, 2004'ten beri yürüttüğü BT teknoloji yenileme operasyonu 50 milyon Euro tasarruf etti. Kolluk kuvvetleri 2015'e kadar toplamda 90 bin iş istasyonunda Ubuntu kullanmayı hedefliyor.

Fransa'nın ünlü jandarma teşkilatı Gendarmerie Nationale, masaüstü yazılım tercihleri ve BT altyapısını Microsoft Windows'tan Ubuntu Linux dağıtımına çevirerek 50 milyon dolar tutarında tasarruf yaptığını açıkladı.

Özgür ve ücretsiz yazılım geçişini 2004'te başlatan güvenlik güçleri, ilk büyük adımı 2005 yılında teşkilatın tamamında, Microsoft Office paketinden muadil olarak yaygın bir şekilde kullanılan OpenOffice.org'a geçerek attı.

Özgür yazılım kullanım tercihini Mozilla Firefox İnternet tarayıcısı ve Thunderbird e-posta istemcisi kullanarak devam ettiren teşkilat, 2006 yılında Windows Vista'nın pazara sunulmasıyla birlikte, tercihini daha önce kullandığı Windows altyapısının tamamını Ubuntu'ya çevirme yönünde kullandı.

Windows'tan Ubuntu'ya göçün ilk noktasında Ubuntu yüklü 5 bin iş istasyonu satın alan Fransızlar, pilot uygulamanın başarıyla sonuçlanmasının da etkisiyle, bu yılın sonuna kadar 15 bin iş istasyonu daha satın alacaklarını belirtiyor. Gendarmerie Nationale, 90 bin iş istasyonundan oluşan tüm teşkilat altyapısını 2015 yılına kadar ücretsiz ve özgür bir şekilde dağıtılan Linux dağıtımları üzerine geçirmeyi planlıyor.

Avrupa Komisyonu'nuın Açık Kaynak Denetimi tarafından yayınlanan bir raporda, Gendarmerie Nationale'den Yarbay Xavier Guimard'ın yıllık Bilişim Teknolojileri (BT) bütçesini yüzde 70 düşürürken, işgücünden hiç kayıp yaşamadan operasyonu yürüttüğü belirtiliyor.

2004 yılından beri, özgür yazılım kullanarak 50 milyon Euro tasarruf yaptıklarını ifade eden Yarbay Guimard, "Windows XP'den Ubuntu'ya geçiş, inanılmaz bir şekilde, çok kolay oldu. Yalnızca iki büyük farklılık gördük, işletim sisteminin simgeleri ve oyunlar. Oyunlar zaten bizim önceliklerimiz arasında değil" şeklinde konuştu.

Özgür yazılımı kullanmak ve teşvik etmek, Fransız Jandarması'nın önem verdiği BT konularından biri. Açık kaynaklı standartları en iyi destekleyen yazılımın yine açık kaynaklı olması gerektiğini söyleyen Guibard, aynı zamanda bu yazılımın uzaktan denetim ve uzaktan bakım işlemlerini de oldukça kolaylaştırdığını ifade ediyor.

Linux, Fransız bürokrasisinde diğer kurumlarca da destekleniyor. Fransız Millet Meclisi, 1000'den fazla iş istasyonunda Ubuntu Linux kullanıyor, Tarım Bakanlığı'nın kullandığı Linux dağıtımı ise Mandriva.

Alıntı: 12 Mart 2009, Ntvmsnbc

0 yorum :

Alplerde hava soğuk ama yemekler sıcak: Avusturya ve İsviçre mutfağı

Habsburg hanedanlığı altında günümüze kadar ulaşan Avusturya yemek geleneği, Bohemya, Bavyera, Macaristan gibi komşularının, hâttâ biraz da Osmanlı mutfak geleneğinin gölgesinde gelişmiş.

Gastronomi çok önemli bir meslek dalı Avusturya’da. Zaten Avusturya’da yemek yemek de sıradan bir iş değil. Aksine çok ciddi bir konu. İnsanlar burada karınlarını doyururken, sağlık ve dış görünümden çok, porsiyon büyüklüğü, tat, yemek görünümü ve ortam gibi değerleri önplanda tutuyorlar.

Avusturya Mutfağı denince hepimizin aklına ‘Schnitzel’ gelir. Gerceği domuz etinden değil de sütdanasından yapılan, Türkçe’de de ‘ş’ harfi ile yazılan ‘Schnitzel’ için belli bir norm var: Çap 26 cm, et panadsız haliyle 3 mm, panadlı 6 mm kalınlıkta ve yine panadsız 220 gram ağırlıkta olmalı. Ancak tabaklar mı porsiyonlara, porsiyonlar mı tabaklara ayak uyduruyor bilemeyecegim, son günlerde bu et yemeğinin porsiyonu da giderek büyümekte.

Wiener Schnitzel bazı mekânlarda ‘XXL-Schnitzel’ adını alarak 1200 gram ağırlığa kadar ulaşmış, böylelikle de 2000 kilokaloriyle bir protein bombası haline dönüşmüştür. Şimdi teknik verileri bir yana bırakıp, Viyana’lı usta Kamil Daher’e kulak verelim:
“Her ne denli Fransızlar, şnitzelin mucidi olduklarını iddia etseler de, aslında ete, varaklamak suretiyle altunî görünüm kazandıran İtalyanlar olmuştur. Bu yemeğin hikâyesi çok basit. Eski dönemlerde varlıklı insanlar arasında yedikleri şnitzeli altınla kaplatma geleneği vardı, zira altın yenmesi durumunda ebediyen genç kalınacağına inanılırdı. Şnitzel’in Avusturya’da altın görünümünü alması ise panadlama suretiyle gerçekleşti. Şnitzel haline gelecek bonfile un, yumurta ve galeta ununa bandırılarak bol yağda kızartılır. Altın varaklı İtalyan şnitzeli yerine alın size altın kıvamında panadlı kehribar şnitzel.”

Fakat „Beuschel“ denen ciğer yemeği, una bandırlarak bol yağda kızartılmıs, bizdeki kadınbudunu andıran iri „Fleischlaberl“ köfteleri, hayvanın kuyruk bölümünden özel hazırlanan bir dana eti yemeği „Tafelspitz“i biliyorsanız o vakit bu ülkenin mutfağını iyi tanıyorsunuz denilebilir. Ancak bir tür elma pastası olan ve genellikle vanilya sosu eşliğinde yenen ‘Apfelstrudel’i, çikolatalı ‘Sachertorte’yi, hamur işi ‘Kaiserschmarn’ı ya da Powidl denen erik ezmesini de tanıyorsanız o halde siz bu ülkenin mutfağı hakkında bayağı bir bilgiye sahipsiniz. Avusturya Mutfağı kısaca “Viennese” adıyla biliniyor. Yani neredeyse Avusturya mutfağı eşittir Viyana Mutfağı… Viyana kent mutfağı öylesine başat ki, birçok yemeğin önünde anılıyor: Örneğin ‘Wiener Schnitzel’, ‘Wiener Saftgulasch’, ‘Wiener Backhendl’, ‘Altwiener Zwiebelrostbraten’ ve ‘Wiener Wurst’ gibi.

İsviçre yemek kültürü ise Alman, Fransız ve Kuzey İtalyan kaynaklarından beslenmiş. Avusturya ile İsviçre arasında ise pek bir damak alışverişi gerçekleşmemiş. Belki ‘Schnitzel’in birer varyasyonu olarak değerlendirebileceğimiz ‘Surschnitzel’ ile ‘Cordon bleu’ haricinde. Ünlü İsviçre yemekleri arasında Tessin kökenli Polenta, Basel usülü un çorbası, Zürih usülü dana emense ve Bünden kantonunun bir tür makarnası Pizzocheri’yı sayabiliriz. Pek tabii ki, İsvicre peynir ve çikolatalarıyla da ünlü. Peynir bu alpin ülkesinde bir azık değil de başlıbaşına bir yemek ürünü. Ardında koskoca bir endüstri var.

Fransız Savoy’u ve İtalyan Piemont’u dışında İsviçre’nin Fransız ekolünde yaşayan kantonlarında ‘Raclette’ (raklet) veya ‘Fondue’ (fondü) gibi sık yenen yemekler aslında birer toplu etkinlik. Kökleri aslen dışarıdan gelse de, her iki yemek de Isvicre’ye özgü olarak kabul edilir. Son olarak peynirin eritilmesiyle yapılan bu yemeklerden fondü üzerinde duralım. Sözcük anlamı ‘erimiş’ olan bu yemek, eritilmiş peynire, elinize yenecek türden ne geçerse bir çubuğun ucuna geçirip bandırmak ve dolamak suretiyle sıcak sıcak yenmesinden başka birşey değil. Peynir yerine, katı yağ, çikolata veya et suyuna da bandırarak yapılabiliyor. Havalar dışarda ne kadar soğuk olursa olsun, asıl maksat, yemeği yerken, sıcak bir ortamda başkalarıyla muhabbet etmek, hoş vakit geçirmek.

Alıntı: Yücel Sivri, RBB Türkçe - 13 Haziran 2008

Fotoğraflar: DPA

2 yorum :

Genç kıtanın genç mutfağı: Avustralya mutfağı

Avustralya Mutfağı henüz 50 yıl öncesine kadar İngiliz yemek geleneğinden pek farklı değildi. Özellikle 70’li yıllardan bu yana bünyesinde İngiliz tarzından bağımsız, uluslararası farklı damak tatları barındırmaya başlayan modern bir Avustralya mutfağından söz edebiliriz.

Her ne kadar son dönemlerde Avustralya’nın yerli halkı olan Aboricinler’in bazı yemekleri, geleneksel Avustralya yemekleri kulvarında değerlendirilmiş olsa da bunlar genellikle „Bush Food“ olarak adlandırılıp hakir görülmüş, dolayısıyla da kıtanın modern mutfağına başat bir katkıda bulunamamış. Avustralyalılar kendi ülkelerini kısaca "Aussie“ diye tanımlıyorlar. Bu da konuşma dilinde "Oz“ biçiminde ifade ediliyor. „Mod“ ise modern sözcüğünün kısaltılmış hali. Schöneberg’de bulunan Never Never Land “Outback” restoran bu mutfağın Berlin’deki temsilcilerinden biri. Restoranın mutfak şefi Marius Rollert “Aussie” kavramını açıklarken Yeni Zellanda Mutfağının farklılığına işaret ediyor:
“Bu nitelemenin kökünde Avustralyalıların, kendilerini diğer uluslardan ayrı tutmak için kısaca ‘Aussie’ lâkabını gönüllü üstlenmeleri yatıyor. Yeni Zellanda Mutfağı balık merkezlidir. Avustralya Mutfağı ise çok kısa bir süre öncesine değin hiçbir yeme kültürüne sahip değildi. O nedenle uluslararası mutfaktan çeşitli unsurları alıp kendilerine uygun bir hale getirerek uyguladılar.”

Bilindiği üzere Avustralya, bağımsızlığına kavuşmadan önce bir İngiliz kolonisiydi. Adaya ilk yerleşen ingiliz göçmenlerin temel işi koyun yetiştiriciliğiydi. Haliyle koyun eti en önemli besin maddesiydi. Malûm oldugu üzere Avustralya bağımsızlığına kavuşmadan önce bir İngiliz kolonisiydi. Bir anlamda ülkenin tarihini İngiliz sömürge tarihi içinde değerlendirmek gerekir. Bu da İngilizlerin adanın güney-doğusunda 1788 yılında New South Wales eyaletini kurmasıyla baslar. İçinde Sidney metropolünü de barındıran bu eyalet geleneksel ingiliz damak tadının da adada konuşlandığı merkez, bir başka deyişle kıtanın mutfağı olmuş.

Adaya ilk yerleşen ingiliz göçmenlerin temel işi koyun yetiştiriciliğiydi. Haliyle koyun eti en önemli besin maddesiydi. Öyle ki, günün her saatinde koyun eti yenir, ona da un, tuz ve sudan yapılmış, direk korun üzerinde pişirilmiş „damper“ adıyla anılan bir çeşit ekmek ve çay eşlik ederdi. Ancak çok seyrek de olsa kimi zaman tavşan, yaban kuşu veya kangru eti de sofraya gelirdi. Sadece denize yakın bölgelerde balık ve istridye düzenli olarak yenilmekteydi. 19. yüzyıl tamamen ingiliz mutfağının hegamonyası altında geçmiş. O dönemde Avustralya Mutfağı’nın, tam anlamıyla etin hakimiyeti altında kaldığını söyleyebiliriz. Bu et merkezli mutfakta kişi başına düşen et tüketimi yapılan araştırmalara göre bir asır önce yılda 125 kiloya denk geliyordu. Bir baska deyisle her Avustralya’lı üç günde yaklaşık bir kilo et tüketiyordu.

İngilizlerin ünlü “5 çayı“ geleneği halen adada yaşatılmakta. Çay eşliğinde yine İngilizlerin “scone“ adını verdiği balkabağından yapılmış kekler eşlik eder. Büyük bir olasılıkla ilk kez Yeni Zellanda’da yaratılmış olmasına rağmen, bir anlamda ulusal besin olarak da değerlendirilen “pavlova“ adlı bir turta da Avustralya Mutfağı dahilinde anılmalı. Pazar günlerinin geleneksel yemeği olan nane soslu kuzu kızartması, 20 yüzyılda yerini barbekü partilerinde hazırlanan kuzu kebabı, biftek, kanguru salamı ve sosis ceşitlerine bıraktı.

Avustralya insanının kendi yöresel damak tadını arayışı ise 20. yüzyılın 2. yarısına denk geliyor. 60’lı yıllarda artık ingiliz kopyası olmaktan uzak, has damak emansipasyonunu gerceklestirmiş bir Avusturalya Mutfağı arayışları zirveye ulaşmıştı. Bu dönemde, birçok farklı ülkeden gelip adaya yerleşen modern göçmenlerin beraberlerinde getirdikleri yemek tarifleri Avustralya’nın yeni damak rotasını belirledi. Bugün adada et tüketimi yüz yl öncesine kıyasla çok daha az. Et tüketimi azaldı belki ama öte taraftan çeşitler arttı. Never Never Land restoranı mutfak şefi Rollert çeşitleri anlatıyor:
“Bizde devekuşu, timsah ve kanguru eti önplanda. Avutralya Mutfağına gönül vermiş konuklarımız bu ürünlere rağbet gösteriyor. Fakat bunların dışında sığırdan t-bone steak, menüye yeni aldığımız çıngıraklı yılan var. Son zamanlarda çekirgeler ve kınkanatlılarle denemelerimiz oluyor; karamelize edilmiş veya çikolata soslu olmak üzere tatlı türünde ya da salatanın üzerinde sunuyoruz.“

Never Never Land sadece yemek yenilen bir mekân değil, burada hoş vakit de geçirebilirsiniz. Eğlence menejeri Matthias Weigeld:
“Konuklarımız futbol izleyebilir, hergün canlı didgeridoo müziği var. İsteyenler arka bölümde biraraya gelip bu enstrümanı kendi aralarında çalabilirler. Her türlü enstrüman eşliğinde, önceden bildirilen canlı müzik dinletileri sunuluyor. Bunlar dışında normal restoran ve bar atmosferi sunuluyor.“

Şimdi sürprize hazır olun. Neden mi? Çünkü burası bir Türk’e ait. Ailesi Ankara’dan yıllar önce kopup gelen, Berlin’de doğup büyüyen Orkun Artmaz Never Never Land’in sahibi. Bakın 1995 yılına dayanan kuruluş hikâyesini nasıl aktarıyor:
“Bir abimiz vardı. O da Türk vatandaşı. O açmıştı burayı. Avustralya’ya gitti kendisi, ailesinin arkasından. Bir sene sonra geri geldiler. Berlin’de hiçbir Avustralya restoranı yok diye düşündüler ve sonra açtılar burada bir restoran. Ben de onun bir kardeşi olarak hep onun yanında takıldım. Öğretti bana herşeyi. Altı seneden beri dükkân benim yönetimimde yürüyor. Kendiminin şimdi burası. Satın aldım.“

Mekâna gittiğimde burasının bir Türk’e ait olduğunu aklımdan bile geçirmemiştim. İlk şoku üstümden attığımda Berlin’li Türkleri sordum. Geliyorlar mıydı buraya acaba?
“Geliyorlar tabii. Herkesi de bekleriz. Hiç sanmayın, bizde sadece timsah, kanguru falan bulunuyor. Koyun eti de var. Pirzolamız da var. Türk pirzolası da yapıyoruz burada. Yani memnun olurum.“

Az evel saydığım, damak haritamızın dışında kalan, bizim için sıradışı bu ürünleri tabii ki, denemek zorunda değilsiniz, ama sadece adada yetişen Wagyu danası, koyun, tavuk, balık çeşitleri, bir tür tatlısu istakozu olan Yabbies veya Abalone istiridyeleriyle hazırlanmış yemekler gerçekten çok lezzetli. Berlin’de önerebileceğim birkaç “Mod Oz” restoranı daha var. Örneğin: Mitte’deki Billabong, Uluru Resort ve Corroboree, Charlottenburg’daki Piratenrestaurant ve Woolloomoolloo.

15-20 yıl öncesine değin basta ingiliz olmak üzere iskoç, fransız, alman, mutfaklarının bir nevî renksiz ve cansıkıcı kopyası olma özelliğine sahip olan Avustralya Mutfağı genç, dinamik ve vizyoner şeflerin yaratıcılığıyla yeni bir ivme kazanıp Dünya’nın sayılı mutfakları arasına girme başarısı gösterdi. Bu şefler, kendi topraklarının olağanüstü zenginlini, farklı ve güzel ürünlerini önplana çıkartarak, ülkenin kültür mozağiyle sentez etmiş, yepyeni ve müthiş bir mutfak ortaya çıkarmıştı.

Japon ve Tayland mutfak tekniklerinden de etkilenen yeni dönem Avutralya Mutfağı’nda deve kuşu, timsah, kanguru, çekirge gibi, bizim yemek listemizde bulunmayan malzemeler de var. Damaklarda yaşanan rönesans olarak tanımlayabileceğimiz bu dönem, ‘Modern Avustralya Mutfağı' (kısa adıyla Mod Oz) olarak değerlendiriliyor.

Alıntı: Yücel Sivri, RBB Türkçe - 13 Haziran 2008

Fotoğraflar: Yücel Sivri

0 yorum :

Mutfağın levanten zirvesi: Arap yemekleri

Arap Mutfağı’nın İspanyol ve İtalyan mutfaklarını çok etkilemiş olduğunu artık kimse tartışmıyor. Arap ülkelerinde en çok tüketilen ürünlerin başında mercimek, fasulye gibi baklagiller geliyor. Ancak bunların yemeği Türk Mutfağı’ndaki gibi tane tane değil de daha ziyade ezmek, ya da kıymak suretiyle yapılıyor. Örneğin falafel köftesinin ana malzemesini çekilmiş fasulye ve taze nohut oluşturuyor. Falafel demişken, biliyorsunuz bu yemeği Berlin’de yiyebileceğiniz belki de yüzlerce büfe var. Bunlardan biri de Charlottenburg’un en canlı caddelerinden biri olan Kantstrasse üzerinde bulunan Zaim Falafel. Burada çalışan Lübnan’lı Ali Ghazi anlatıyor:
"Nohutu makinada bolca maydanozla güzelce kıyarsın, baharatını da eklersin. Ama hangi baharatlar hangi miktarda geliyor, ben tam olarak bilmiyorum. Benim şefim ekliyor onları. Bunu dükkanda satması belki 5 dakika sürüyor ama malzemeyi hazırlamaya bir gün önceden başlamak gerekiyor. Nohutu bir gün evelden suya yatırıp yumuşatmanız gerekiyor. Ancak ondan sonra makinada kıyabilirsiniz. Öyle kuru kuru at makinaya olmaz, çünkü taş gibi sert nohutlar.“

Almanlarında büyük bir iştahla yediği bu falafelin üzerinde biraz daha duralım. Ali usta söyle bakalım: Anavatanı neresi bu falafelin?
“Bu da üzerinde tartışılan bir konu. Ürdün, Lübnan, Suriye, Filistin ve Mısır üzerinde duruluyor. Daha ziyade bu ülkelerde falafel yeme geleneği vardır. Falafelin anayurdu Genel olarak Orta Doğu denilebilir. Ama Lübnan, Suriye, Filistin ve Ürdün gibi Şam’ın çevresindeki ülkeler demek daha doğru olacaktır.“

Falafel vejeterjyanlar için birebir. Ama Arap Mutfağı’nda et önemli bir besin kaynağı. Tüketilen et türlerinin başında da koyun etinden geliyor. Bununla ya kebap yapılıyor ya da kaynatılarak yemeklere katılıyor. Denilebilir ki, koyunun Arap Mutfağı’nda tüketilmeyen hiçbir bölümü yok. Örneğin açık ateşte koyun etinden yapılan khouzi yemeği bir tür kuzu dolması olup içinde pirinç ve yumurta dışında tavuk eti de var. Bunlara badem, çam fıstığı, kuru üzüm, sarımsak, kişniş, safran, gülsuyu gibi tatlandırıcılar ekleniyor. Bu yemek Antakya yöresinde de sevilerek yenen, „eyeyi“ ya da „eye“ adıyla bilinen kaburga dolmasını andırıyor. Türk Mutfağı’nın Arap Mutfağı ile olan benzerliklerine de dikkat çekiyor Ali Ghazi usta:
"Büyük bir benzerlik var. Oryantal Mutfak bir bütün. Türkiye’de geçirmiş olduğum bir izinde de gördüydüm. İnsanların aile arasında evlerinde pişirdiklerine, yedikleri yemeklere dikkat etme olanağım oldu. Neredeyse herşey bizdeki gibiydi. Biz Araplarda tek fark olan şey, bizlerin daha bol baharatlı pişirmesi yemekleri. Sanırım baharat hususunda ellerimizin terazisi daha cömert.“

Arap coğrafyası geniş bir alana yayıldığı için bol bol yöresel mutfak oluşmuş. Örneğin Arap Yarımadası’nın güneydoğu ucunda yer alan Umman Hint ve İran damak geleneğinin izlerini taşirken, örneğin magrebi ülkelerde kuskus çok tüketiliyor, hâttâ ulusal yemek. Öte yandan Arap Yarımadası’nın geri kalan bölümlerinde pirinç önplanda. Tıpkı Suudî Arapların belki de yegâne yemeği olan „kepse“nin, yani etli-safranlı pilavlarının kaçınılmaz ana malzemesinin pirinç olması gibi. Kepse’nin bikaç türünü de burada sıralayalım: „buhari“, „madgut“ ve tabii ki "biryani“. Ancak bütün arapların yediği ortak iki ürün var ki, onlar da hurma ile buğday. Buğday bir şekilde irmik, kuskus veya bulgur halinde değerlendiriliyor yemeklerde.

Buğday ekmeği arap beslenme alışkanlığının sembolüdür diyebiliriz. Arap hükümetleri halkın baş gereksinimi olan bu besini sürekli sübvanse eder, zira politikacının halktan topayacağı sempati veya antipati buna bağlıdır diyebiliriz. Ancak süt gibi çok az tüketilen ürünler de var arap coğrafyasında. Araplar süte karşı biraz hassas bir yapıya sahip, sütü doğal haliyle içmek yerine yoğurt, kaymak ya da peynir biçiminde tüketiyorlar.

Falafel veya şavarma yemekten bıktıysanız, farklı bir arap yemeği denemek istiyorsanız ya da sıcak yemek öncesi meze türünden birşeyler atıştırmak istiyorsanız o halde Ali Ghazi ustanın önerisine kulak verin:
"Yemeğin adı Tabule. Bizdeki geleneğe göre aslında başka yemeklerle karıştırılmadan yenir. Ancak bistromuza gelenler mesela „yap bana ordan bir şavarma, yap bana bir falafel, içine de tabule koy“ diyor. Aslında böyle birşey yok, ama anlatamıyoruz. Ana yemeğin önünden soğuk yenen bir meze bu tabule. Aslında bir tür maydanaoz salatası olduğu söylenebilir. Maydanoz dışında domates, taze soğan ve bulgur var içinde. Sayması kolay ama hazırlaması en az bir saat sürüyor. Ancak makinayla değil, bıçakla çalışmanız gerekiyor, yoksa sulanır. Tabule gerçekten de tartışmasız bir Lübnan spesyalitesidir.“


Alıntı: Yücel Sivri, RBB Türkçe - Temmuz 2008

Fotoğraflar: Yücel Sivri

0 yorum :

Sanal küre

Sanal gerçeklik, bilgisayar dünyasındaki ilerlemeler hızını artırdıkça reel gerçekliğe yaklaşıyor. Daha önce özel gözlüklerle ve vücuda bağlanan algılayıcılarla oynanan sanal gerçeklik oyunları hayli ilgi toplamıştı. Benzer mantıkla tasarlanmış Sanal Küreler bu ilgiyi bir adım ileri taşıyacak gibi görünüyor. Farklı amaçlara hizmet edebilecek kürelerin temel kullanım alanı oyunlar elbette. Ne var ki farklı yazılımlar yükleyerek bu kürenin amaçlarını değiştirmek de mümkün oluyor. Sözgelimi koşma, yürüme, atlama, sıçrama gibi etkinlikleri gerçekleştireceğiniz bir doğa yürüyüşünün yanında farklı bir yazılım sizi bir savaş alanını tarayan asker haline dönüştürebiliyor. Hem oyun, hem de simülasyon yardımıyla eğitim amacıyla da kullanılabilen kürelerin birkaçı birbirine bağlandığında bir ağ oluşuyor ve kullanıcılar birbirleriyle etkileşimli olarak küreden yararlanabiliyorlar. Sanal kürenin değişik kullanım alanları olabileceği düşünülüyor. Sanal bir müze, turistik amaçlı bir gezi, ya da basit bir spor alıştırması, sanal kürenin marifetleri arasında. Küre bu tasarımıyla insan-makine iletişimi sağlayan en iyi araç olarak bir ödül de kazanmış.

Alıntı: Gökhan Tok, Bilim ve Teknik Temmuz 2007

0 yorum :

Havadan su yapmak... WatAir

İsrailli iki doktora öğrencisi, kolayca havadan su elde etmeyi sağladıkları son derece basit bir düzenek geliştirerek uluslararası bir ödül kazandılar. Katlanabilir hafif panellerden yapılı ters bir piramitten başka bir şey olmayan düzenek, havadaki nemin yoğuşarak altındaki depoya akmasını sağlıyor. Technion-İsrail Teknoloji Enstitüsü'nde mimarlık doktorası yapan Joseph Cory ve Eyal Malka'nın "WatAir" adını verdikleri, toplam 30 metrekarelik yüzeye sahip piramit-huni, her gün havadan 48 litreye kadar su sağlıyor. Kullanılan kolektör sayısına bağlı olarak buluşun su sıkıntısı çekilen kırsal ve kentsel bölgelerde kolaylıkla kullanılabileceği düşünülüyor. "WatAir"in tasarımcıları, Arup adlı tanınmış bir mühendislik ve inovasyon firmasınca düzenlenen "Su Eldesi Yarışması"na katılan 100 proje ekibi arasından birincilik ödülünü aldılar.

Alıntı: Bilim ve Teknik Temmuz 2007

0 yorum :

Google Chrome tarayıcısı ne kadar güvenli?

Google tarafından geliştirilen, açık kaynak kodlu Chrome tarayıcısını duymuşsunuzdur. Çıktığı günden beri çok konuşuldu, bazı özellikleriyle göz doldurdu. Peki bu açık kaynak nereye kadar açık, veya tersten sorarsak bunu kullanacak olan bizler nereye kadar özgürüz? Yazılımı yüklerken kabul ettiğiniz ve "ileri" düğmesine basarak geçiştirdiğiniz kullanıcı sözleşmesinde neler var? Küçük bir parçasına göz atalım:
7.3 Google, herhangi bir Hizmet'in İçeriğinin bir kısmını veya tamamını önceden görüntüleme, inceleme, işaretleme, filtreleme, değiştirme, reddetme veya kaldırma hakkını saklı tutar; ancak bunu yapmakla yükümlü değildir.

Hacimlice istatistik hesapları yapan, tüm sanal ortamdaki verileri toplayıp reklamcılık ve daha pek çok sektörde bunları kullanan Google için bu madde oldukça sıradan. Blogger gibi Google'ın diğer hizmetlerinde de benzer maddeler mevcut. Google toplayacağım diyor, peki ama siz bilgilerinizi paylaşmak istiyor musunuz? Veya bunun sınırı ne?

Chrome'u kullanmadan önce iki kere düşünmeli, öyle değil mi?

0 yorum :

Life dergisi fotoğraf arşivi Google ile parmaklarınızın ucunda

Life'ın arşivi 1750'lerden günümüze pek çok yayınlanmamış resimle birlikte Google Resimler'de. Yüksek çözünürlükte taranan resimlere artık Google ev sahipliği yapacak ve tüm resimleri dünyayla paylaşacak. Resimler arasında yıllara göre arama yapabileceğiniz gibi, anahtar kelimeleri de kullanabilirsiniz. Adres: http://images.google.com/hosted/life Ayrıca bu adrese girmeden, Google üzerinde arama yaparken de "source:life" yazarak sadece Life arşivindeki resimleri aratabilirsiniz. Örneğin bilgisayar anahtar kelimesiyle arama yapmak için "source:life computer" yazmanız yeterli.

0 yorum :

Ortadoğu'nun 3000 yılını 90 saniyede izleyin

Maps of War sitesi güzel bir animasyonla bizi harita dolu hızlı bir yolculuğa çıkarıyor. İmparatorlukların sınırlarını hızlı hızlı göstererek günümüze kadar Ortadoğu'da kurulmuş pek çok medeniyeti tanıtıyor.

Not: Harita demişken, İstanbul'un eski haritalarından söz etmeden olmaz. Onlarca İstanbul haritasının bulunduğu kaynaklara gözatmak için: http://yazincak.blogspot.com/2009/04/eski-istanbul-haritalar.html

0 yorum :

Don't worry be happy

Yıllar önce bir flash video seyretmiştim. Bana mı gelmişti ben mi atmıştım hatırlayamadığım bir e-kart'tı. İki koca sarı top kafa, biri üzgün diğeri neşeli, arkada palmiye ve mini okyanus ortası ada... Arkada da Don't worry be happy çalıyor:
here's a little song i wrote
you might want to sing it note for note
don't worry, be happy.
in every life we have some trouble
but when you worry you make it double
don't worry, be happy.
don't worry, be happy now.

*don't worry, be happy.
don't worry, be happy.
don't worry, be happy.
don't worry, be happy.

ain't got no place to lay your head
somebody came and took your bed
don't worry, be happy.
the landlord say your rent is late
he may have to litigate
don't worry, be happy.

*(look at me -- i'm happy.
don't worry, be happy.
here i give you my phone number.
when you worry, call me, i make you happy.
don't worry, be happy.)

ain't got no cash, ain't got no style
ain't got no gal to make you smile
don't worry, be happy.
'cause when you worry your face will frown
and that will bring everybody down
don't worry, be happy.

*(don't worry, don't worry, don't do it. be happy.
put a smile on your face. don't bring everybody down.
don't worry. it will soon pass, whatever it is.
don't worry, be happy. i'm not worried, i'm happy... )

İzlemek isterseniz burada buldum.

0 yorum :

Deli gönül gezer gezer gelirsin

Devekuşu Kabare yıllar önce Deliler oyununu canlandırdı. Oradaki bölümlerden birinde çok defa taşındıktan sonra deliren kiracı memur Yolcu Abbas (Metin Akpınar), ortamı pek iç açıcı bulmayan Gönül hanım rolündeki Demet Akbağ'a, Karacaoğlan'dan sesleniyordu:

Gönül: Aman ben vazgeçtim, gidiyorum.
Yolcu Abbas: Deli gönül gezer gezer gelirsin
Arı gibi her çiçekten alırsın
Nerde güzel görsen orda kalırsın
Ben senin derdini çekemem gönül
Artık çekemem Gönül, buna bir son vermelisin. Gene mi burada karşıma çıktın Gönül? Lain, kör lain, şeytan kadın çekil.
Doktor (Gönül'e): Nasıl? Enfes bir eşantiyon değil mi?

***

Bu dizeleri Saadettin Kaynak, Hicâz makamında bestelemiş. Melihat Gülses, Ayfer Er gibi pek çok sanatçı da yorumlamış. Ayfer Er'in yorumu için buraya bakabilirsiniz. Julide Sezen'den de dinlemenizi öneririm: Dinlemek için tıklayın. Sözleri de aşağıda:

Deli gönül gezer gezer gelirsin
Arı gibi her çiçekten alırsın
Nerde güzel görsen orda kalırsın
Ben senin derdini çekemem gönül

Santur mu istersin saz mı istersin
Ördek mi istersin kaz mı istersin
Tomurcuk memeli kız mı istersin
Ben senin derdini çekemem gönül

Çıkıp yücelere bakmak istersin
Coşkun sular gibi akmak istersin
Her güzelle yatıp kalkmak istersin
Ben senin derdini çekemem gönül

Karacaoğlan der ki okuyam yazam
Keleş değilim ki kervanlar bozam
Giyinem kuşanam bir hoşça gezem
Ben senin derdini çekemem gönül

Karacaoğlan

Yolcu Abbas: Yapma böyle Gönül, deli gönül. Niye gülüyorsun? Bu hikâye burada biter mi Gönül? Ben dört defa taşınınca delirecek adam mıyım Gönül? 743 defa oldu bu!

0 yorum :

Eğlenceli bir animasyon kahramanı: Phii

Son dönemlerde animasyon çizgi filmler, hem büyük yapım maliyeti gerektiren filmlere kıyasla ucuz oluşundan, hem de pek çok farklı seyirci kitlesini kendisine çekebildiğinden oldukça revaçta. Bu filmlerin yanında kısa animasyonlar da 3 boyutlu tasarımla uğraşan kişilerce ücretsiz olarak internette seyirciyle buluşturuluyor. Bu animasyon karakterlerinden biri de Phii. Bu koca gözlü yeşil sarı canavar, şimdilik animasyon sayısı az olsa da Youtube'da oldukça popüler. İkinci bölümüyle birlikte animasyonun yaratıcıları bir site de açmış. İster sitesinden ister Youtube'dan izleyin, Phii'yi tanımış olduğunuza çok sevineceksiniz. http://www.phiiyou.com/



0 yorum :

Kullan at eposta hizmetleri (anonim email servisleri)

Artık hemen herkesin yahoo, gmail veya msn mail adresleri var. Peki, belki de hayatınız boyunca bir kere girip bakacağınız bir kaynağa veya siteye üye olurken mail adresinizi vermek ister misiniz? Eğer spam (reklam amaçlı çöp mailler) mağduruysanız siz de iki kez düşünüyorsunuzdur. Yıllardan beri bu mağdurlara hizmet veren ve "balon mail" diye de tabir edilen siteler mevcut. Şifre ve üyelik gerektirmeyen bu siteler, size ücretsiz kullan at bir mail adresi sağlıyor. Belli bir süre sonunda kendini imha edenler olduğu gibi, her daim açık olanlar da var. Aşağıda en bilinenleri sıralanmış durumda.

  • http://www.mailinator.com
    En ünlü kullan at mail hizmeti diyebiliriz. Tek yapmanız gereken sallama eposta edresinizi anasayfadaki "Check your inbox!" kutusuna yazmanız ve "Go!" düpmesine basmanız. Artık üyelik bilgileriniz sallama_adresiniz @ mailinator.com'da! Fazla gecikmeyin çünkü bir kaç saat içinde silinecekler.

  • http://www.yopmail.com
    YopMail de mailinator'la aynı mantıkla çalışan bir diğer ünlü site. Gelen kutunuz biraz daha havalı görünüyor, o kadar.

  • http://www.guerrillamail.com
    GuerrillaMail ise size 15 dakikalığına bir gelen kutusu veriyor. Bu adresinizle ister mail alın ister atın, 15 dakikalığına her şey özgür:)

0 yorum :

Yeşim Ustaoğlu: "Sanatçı dediğin buram buram muhalefet kokmalı"

Yönetmen Ustaoğlu, "Sanatçı dünyanın neresinde olursa olsun, hangi şartlarda yaşarsa yaşasın muhalif tavrını sürdürmeli" diyor ve kendisinin bu tavrı sürdürmeye çalıştığını söylüyor. "Yaşananlara daha geniş çerçeveden bakmak ve sorunlara sanatçı olarak katkı sunmak zorundayız."

Mimarlık alanında eğitim aldınız ve sonrasında kısa filmlerle sinemaya başladınız, sonra nasıl gelişti bu süreç?

Sinema birdenbire olmadı aslında. Bir şekilde onunla büyüyorsunuz; hayal ederek, düşünerek, taşınarak, okuyarak, vardığınız yer büyüme, çocukluk döneminde hayatınızda bu oluyor.

Sinemacı olmak hayaliniz miydi çocukluğunuzda?

Sadece sinema yapmayı düşünerek büyümedim ama şunu hatırlıyorum, film dinleyerek büyüdüm ben mesela. Babaannem filmler anlatırdı, sinemaya çok gidilirdi. Televizyon izlendiği zaman yetmişli yıllarda, Sovyet Rusya televizyonundan filmler izlerdik ve ben hep yeniden kurardım kafamda o hikâyeleri. Hayal kuran, düşünen, taşınan bir çocuktum ve sonra bir gün hayal dünyası gerçekçi olmaya başladı; büyüme, eğitim evresi tamamlandı ama ben bunun insanın yaratılışında olduğuna inanıyorum. Bir şey yapma, o yapma isteğinin olması, o tutku, o yaratma isteği insanın meşrebinde, doğasında olan bir şey. Yapmadan edememek gibi bir şey ve Trabzon'da büyümeme rağmen İstanbul'a geldim ve hemen sinemayla ilgilenmeye başladım.

Mimarlık yaptınız mı hiç?

Kısa film çektiğim dönemlerde yaptım.

"Bulutları Beklerken"de de son filminizde de daha çok profesyonel oyuncularla çalıştınız. Daha önceki filmlerinize baktığımızdaysa amatör oyuncular görüyoruz. Çalışma şeklinizi nasıl değiştirdiniz ve bu size neler kazandırdı?

Profesyonel oyuncuyla çalışmak tabii ki dezavantaj sağlamadı, oyuncuların hepsi mükemmel oynuyor. Şöyle bir şey de var tabii, ben hemen her filmimde özellikle Güneşe Yolculuk'la beraber son yaptığım bütün filmlerde, ki artık bir olgunlaşma döneminden söz edersek, ben bütün oyuncularımı çok beğenirim.

Güneşe Yolculuk'ta oyunculuklar mükemmeldir, Bulutları Beklerken'de de öyledir. Benim filmlerimde, o insanların halet-i ruhiyeleri düşündürür insanları, etkilenirsiniz onların kendilerini ifade etme biçimlerinden. Yani bir söyleşi biçiminde gitmez. Belgesellerimde de dramatik yapı ön plandadır. "Pandora'nın Kutusu"nda da böyle bir oyunculuk görürsünüz ki bu filmde amatör oyuncular da var. Sonuçta birisini nasıl yönetebilmenizle ilişkili bu, onun nerden geldiği ile ilişkili değil benim için.

Oyuncularınızla çalışırken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Her oyuncunun kendine göre yönetilmesi, eğitilmesi, çalışılması gereken bir metodu var bana göre. Her oyuncuyla ayrı çalışırım, tek tek. Çünkü her oyuncunun kendi kişiliği, karakteri, yeteneği, bilgisi, becerisi ölçeğinde kurduğumuz bir ilişki var. Benim için bu önemli, bir yönetmen olarak. Her biri ayrı bir tornadan geçmek ihtiyacı duyabilir. Onların kendi içlerinde, doğalarında olanı, içerde olanı dışarı çıkarmaya çalışırım ve bana göre herkes oyuncu olabilir aslında. Herkesin buna kabiliyeti vardır yeter ki kendileri gibi olabilmeyi, bir kamera önünde olduğunu unutturabilecek bir utanmadan kurtulduğu zaman bu olabilir. İnsanın aynaya bakması da böyle bir şey üstelik. Aynaya baktığımızı düşünmeden aynaya baktığımız zaman, ya da bir fotoğraf çekilirken, yani poz verilmiş fotoğrafla öylesine yakalanmış bir kare arasında çok fark vardır. Sizin haberiniz olmadan çekilmiş bir fotoğraf karşınıza geldiğinde onu daha çok beğenirsiniz. Hayran olursunuz. Ben de bir kamerayla birinin karşısına geçtiğimde tamamen doğallık arıyorum ama buraya ulaşabilmek zor, çok zor bir şey. Doğru role doğru insanı bulmak, rolüne doğru oyuncuyu seçmek çok önemli.

Peki siz oyunculuk yapmayı düşündünüz mü hiç?

Ben yaptım bir kere.

Öteki tarafa geçmek nasıl bir duygu?

Oyunculuk da yapabilirdim ama kendi filmlerimin oyuncusu olmak gibi bir derdim olmadı. Ben kendi filmlerimi çekmek isteyen biriyim. Yönetmenlik benim tutkum ama oyunculuğu da denedim, denemek istedim. İlk kısa filmimde oynadım, ne anlama geldiğini, oyuncuya rolünü verirken neyi oynattığını, neyi oynanması gerektiğini onunla daha iyi iletişim kurmak için bilmek istedim ama tabii benim bu taraftaki tutkum o kadar değil, ben öteki taraftayım daha çok.

Ustaoğlu sette nasıl bir yönetmendir?

Çok sakin ama kontrolü olan biridir.

Son filminize baktığımızda eski filmlerinizden ayrı olarak siyasetten daha çok insana yönelme durumu var. Filmlerinizdeki yol hikâyeleri bundan sonraki filmlerde de devam edecek mi?

Evet, tüm filmlerimde bir yol hikâyesi var ve açıkçası bunun sizi nereye götüreceğini bilemezsiniz. Siyasi kavramına gelinceyse, aslında siyasi değil yani bu kavramın benim filmlerim için tam olarak açıklayıcı bir kavram olduğunu düşünmüyorum. Politik bakış açısı olan filmler dediğimiz zaman daha doğru bir tespit yapmış oluruz ve bu benim her filmimde var, bunda da var.

Ciddi bir kapitalizm eleştirisi var

Bu anlamda bakarsak aslında aynı kıvamda olan filmler ve siyasi film dediğiniz zaman neyi nereden ayıracağınızı bilemezsiniz. Daha çok karakter ağırlıklı, bir nedenle gitmeyi, karakterin iç dünyasının varlığı, hemen her karakterin bir yolculuğunun olduğu filmler yaptım bugüne kadar. Hiçbirinde diğerinden çok farklı bir yol izlemedim.

Siz kendi senaryolarınızı kendiniz yazıyorsunuz ve ilk kısa filminizi bir öykünüzden uyarlamışsınız. Bundan sonra ne şekilde devam edecek, bir edebiyat uyarlaması gündemde var mı? Kimleri okuyorsunuz?

Belli bir çalışma yaptıktan sonra senaryomu bir ortak yazarıymış gibi başka bir yazarla tartışmayı seviyorum. Bu süreç bana çok ufuk açıcı, derinleştirici tartışma ortamı sağlıyor ve bu tonda bir çalışma yürütüyoruz.

Başından beri bir fikri beraber yaratmak, götürmek gibi bir niyetle hiçbir zaman işe başlamadım. Benim ilk fikrim oluşur, anlatmak istediğim bir şey olur, gelişir, büyür ve bir senaryoya dönüşür. Senaryoyu çoktan yazmışımdır ve böyle sonrasında bir çalışmaya girerim. Son iki filmimde de bunu yaptım, bunlar iyi edebiyatçılardı. Petros Markaris çok önemli bir senaryo yazarı aynı zamanda. Türkçe'de de çevrilmiş kitapları var, aynı zamanda bir roman yazarı. Daha çok polisiye tür yazsa da ama çok eleştirel bir gözü olan çok iyi bir çevirmendir Petros, çok iyi bir Faust çevirmenidir aslında. Faust'u Almanca'dan Yunanca'ya kazandırmış olan yazarlardan biri en azından. Sema Kaygusuz, biliyorsunuz Türk Edebiyatı'nda önemli bir isim artık. İyi bir hikâyeciydi ve ilk romanının ardından şimdi ikinci romanı bitirmek üzere.

Tabii ki edebiyat benim hayatımda önemli oldu hep çocukluğumdan beri. Edebiyat, sinema, müzik, resim, fotoğraf olmadan olmaz zaten, tüm bunları kucaklıyorum ama hayatınızda bir şekilde kitap okumak, kitapla yoğunlaşmak yazıyı da kolaylaştırır ve güçlendirir. Şiir mesela, belki de en ayrıcalıklı gördüğüm sanat dalı. Şair olmak belki de en zor olunacak şey bence.

Son zamanlarda dost olarak da çok sevdiğim insanlar; Sema benim çok yakın dostum, Birhan Keskin yakın dostlarımdan biri ve son zamanlarda en severek okuduğum yazarlar. Ahmet Güntan mesela son yıllarda severek okuduğum biri, Gülten Akın... Çok değer verdiğim şairler var; İlhan Berk örneğin. Bu topraklarda çok önemli şairler yetişti...

Edebiyat da öyle mesela; kitap, roman sık okuduğum türlerden; klasikler mesela, isim vermek çok gerekli mi bilmem ama çocukluğum klasikleri; Dostoyevski'yi okuyarak, Kafka'yı hatmederek geçti. Türkiye edebiyatının da klasikleriyle böyle bir ilişki kurdum ama son zamanlarda biraz daha çağdaşım yazarlarından takip ediyorum.

Daha önce Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) ile kolektif üretimde bulundunuz. Sinemanın ticarileştiği, milyon dolarların konuşulduğu bir piyasadan bahsediliyorken yüzünü insanlığa ve ülkesine çevirmiş genç bir sinemacı kuşağı geliyor. Siz neler önerirsiniz arkanızdan gelen bu kuşağa?

Yeni gelen kuşak oldukça bilinçli geliyor. Bir an önce popüler dünyanın içinde yer alıp para kazanmak isteyen zihniyete sahip bir gencin gideceği yol başka, bir sözüm var ve ben o sözü söyleyeceğim, bir derdim, paylaşacağım şeyler var diyen, dünyaya bakan bizim gibi bir sinemacının izleyeceği yol çok başka tabii.

Bu dünya kapalı, tıkalı bir yoldan geçmiyor. Kendi yerel dünyasından, toprağından, kişiliğinden, bireysel dünyasından beslenirken dünya sineması gibi dev bir platforma bakan dev bir sinema söz konusu olan.

Biz 90’lı yıllarda bu yolu açmaya çalışırken uluslararası marketin aynı zamanda dünya standartlarında filmler üretilmesinin, bu standartlarda kendi ülkesi de dâhil olmak üzere gösterimlerini sağlayabilmenin yollarını kendi başımıza öğrendik ve yaptık. İnternet yokken, bu tür ilişkileri kurabilmek o kadar kolay değilken öğrendiğimiz şey şuydu: İyi ve özgün bir şey yapıldığında bu yolun son derece açık olduğunu gördük ve bunu yönetmeyi başardık.

Benim kuşağım bunu yarattı bir anlamda. Yeni gelenler bunları zaten çoktan öğrendiler, her şeyi biliyorlar, her yere de çok kolay ulaşabiliyorlar. Artık internete girdiği zaman bir festival hakkında, market hakkında, uluslararası ilişkiler hakkında çok şey öğrenebilirsiniz. Yeter ki iyi bir fikriniz, iyi bir senaryonuz olsun biz fikir ve öneriler vermeye hep hazırız.

İyi bir film için en önemli şey senaryo mu sizce?

Çok iyi bir senaryo yazabilmek, özgün bir şey yaratabilmek önemli ve açamayacağı kapı yok. Biz de aynı şeyleri yaptık. Yarışmada senaryom ödül aldığı için, gösterebildiğim için senaryomu tartışabildiğim için önümdeki kapılar açıldı -ki bize o zaman bunun yolunu yordamını gösteren de yoktu. Şimdi kuşak bu yolları daha kolay öğrenebiliyorlar.

İyi ve kendi gibi olabilmeyi becerebilmek bir senaryonun tek püf noktası. Yoksa uluslararası şovları öğrenmek, öyle bir ortamda çalışmak ve projeye uluslararası bir kimlik kazandırmak çok da zor değil.

Son dönemdeki kirlenmeyi kıracak, kendinden beslenen, toplumsal olayları anlatabilecek bir sinemanın kendisine yol açma olasılığı var mı?

Var tabii. Dünyada böyle bir market, merak eden bir izleyici kitlesi var. İyi bir sözle yola çıkmak önemli. Yeter ki kendimize oto sansürler uygulayarak, ket vurarak başlanmasın.

Türkiye sinemasında son yıllarda bir hareketlenme var ve bu yönetmenlerin çoğu belli bir ideali olan insanlar. Siz Yılmaz Güney sinemasından sonraki sinemayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim kuşağımdan Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem gibi yönetmenler var. Hepimiz o dönemden gelen, hepimizin ayrı biçimleri, ayrı dünyaları olan, birbirine çok benzemeyen sinemacılar olarak yetiştik. Bu bir yandan da çok sağlıklı bir şey. Ben bir ekol içinde olmayı çok sağlıklı bulmuyorum. Bir ülke sineması, birbirine benzeyen filmleri üreten sinemacılar ya da Türkiye sineması deyince benzeri filmler yapan bir şey olmamalı. Türkiye romanı dediğimiz zaman nasıl yazarların birbirine benzemesi söz konusu değilse, nasıl her yazarın kendi üslubu, biçimi olması gerekiyorsa bu sinemada da böyle.

Yaratılan her sanat dalında aslında; bir sanattan söz edersek, kendine özgü yaratıcılar oluşturur, özgün bir dil oluşturur. “Auteur Sinema” böyle bir şey. Biz aslında, 90'lı yıllarda auteur sinema kavramını Türkiye'ye gösterdik. Bizden sonra gelen kuşaklar içinde, mesela benim yolumdan gelen, takip eden yönetmenler yetişmeye başladı. Bu hoş bir şey ve hepsi kendi yolunda bir anlam yaratacak. Özcan Alper gibi, Kazım Öz gibi mesela. Ya da birbirine benzeyen de oluyor, Ceylan’dan da etkilenenler de var. Başka yerlerden bakanlar var ama onlar da kendi dillerini oluşturacaklar zaman içinde. Özcan için kendi dilini oluşturduğunu, kendine özgü bir sinema yaratmaya başladı diyebiliriz. Bakalım tabii 2000'li yıllar ne getirecek, ne kalıcı olacak Türkiye'de.

"Güneşe Yolculuk", Güney’in sinemasından sonra çok önemli bir kilometre taşıdır. Kendi gerçeğine yeniden ve ciddi bir biçimde bakan çok önemli bir filmdir.

Kimleri izliyorsunuz? Vazgeçemediği bir ülke sineması ya da yönetmenler var mı?

Olmaz mı? Birçok klasikleşmiş isim var benim hayatımda. Klasik isimlerden bir sürü isim atabilirim ortaya. İlk aklıma gelenler Andrey Tarkovski, Aki Kaurismaki ve Michelangelo Antonioni... ve başka isimler elbette. Hepsinin filmlerinden birçok şey öğrendimve etkilendim.

Ya yeni yönetmenler?

Evet, aslında eskilerden söz ederken de aklımda yeniler vardı. Çünkü ben yeniye bakan bir yönetmenim. Yeni bir festivale -ki çok seyahat eden biriyim aynı zamanda, yeni gelen filmler her zaman beni daha çok heyecanlandırıyor.

Ekvator'un altında kalan bölgeler beni daha çok etkiliyor. Bütün dünya sinemasını düşünecek olursam daha çok güney ülkeleri, Latin Amerika ülkeleri, Asya tarafı, Orta Asya'dan gelen Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan. Hatta Uzakdoğu. Japonya mesela giderek daha çok ilgimi çekiyor. Avrupa sinemasının bir parça kendisini tekrar ettiğini ve yeni bir söz üretilemediğini düşünüyorum. Ancak Romanya ve Belçika sinemasını yakından takip ediyorum. Çok ilginç filmler çıkıyor bu iki ülkeden.

Bu kadar seyahat ediyorsunuz, dünyadaki festivallere gidiyorsunuz, hangi arada çalışma fırsatı buluyorsunuz? Bir fikir geldiğinde bunun üretme süreci nasıl gelişiyor? Şu sıralar var mı meşgul olduğunu bir senaryo?

Mesela şu dönem yavaş yavaş yeni senaryomu yazmaya başladım bile. Artık seyahat ederken de yazabilecek kadar disipline olmuş bir hayata doğru yol alıyor yaşamım. Belli bir yerden sonra film tüm dünyada dolaşıyor ve her yere gitmek zorunda kalmıyorum. Ama bir film bittikten sonraki süre içinde seyahatlerimi genel olarak azaltırken, hayatımın bir döneminde de çok sıkı bir biçimde kapanıyorum. Yazım, finans ve filmin oluşma dönemiyse tam bir yoğunlaşma süreci.

Film biterken diğerinin senaryosu bir şekilde çıkar. Şu anda çoktan treatmanını yazmayı bitirdiğim bir hikâye üzerinde çalışmaya başladım. Bu nedenle yavaş yavaş daha yoğunlaştırılmış bir çalışmaya geçmem gerekiyor.

Film bittiğinde ve sizden çıkıp seyircilerin tarafına geçtiğinde neler hissediyorsunuz?

Bir tek cümleden yola çıkarak başladığım film bitiyor ve sonra tek başına kalıyorsunuz bir an.

Onu o aletlerden, masadan çıkartıp bir sinemada tek başıma ya da üç-dört yakınımla birlikte, kimsenin olmadığı bir salonda oturup seyrederiz muhakkak. İşte orada bir şey olur. Bir şey yaşarsınız o an. O kokuyu duymanız lazım. Yaratmaya çalıştığınız duyguyu orada gördüğünüzde evet ya da hayır dersiniz.

Hiç hayır dediniz mi?

Son filmlerimde hiç demedim. Ama kısa filmlerimde diyordum.

Yeniden kısa film çekme niyetiniz var mı?

Şimdi ilginç atölyeler yapmaya çalışıyorum. Genç sinemacılarla öyle projelerim var. Arada zaten bir belgesel yaptım.

Bir sanatçı, üreten insan nerede durmalı size göre? Sanatçı siyasetten uzaklaşabilir mi? İktidarı nasıl algılıyorsunuz, nereye koyuyorsunuz hayatınızda?

Ben sanatçının doğal olarak bir sanatçı sorumluluğu taşıdığına inanırım. Sanatçı her zaman toplumun önünde gider. Muhaliftir. Sistemle çok örtüşen bir dünyası yoktur. Sevdiğim sanatçıların hepsinin yaşadıkları dönemde yaşadıkları ülkelerde düzenle problemleri olmuş, oluyor.

Hayatın içinde acı var. İnsanı anlatmaya kalktığınız yer sızılıdır ve ona gözünüzü kapatamaz, sırtınızı dönemezsiniz. Sanatçı dediğimiz insanların bana biraz, biraz da değil buram buram muhalefet kokması gerekiyor. Ben sanatçının en azından böyle olmak durumunda olduğunu düşünüyorum.

Yarın 8 Mart Dünya Kadınlar günü. Kadın bir sinemacı olarak Türkiye'deki kadın hareketini nasıl görüyorsunuz? Birçok şey yapılıyor ama sizce yeterli mi?

Hiçbir şey yeterli değil elbette. Ama Türkiye'de olan bitene karşı ne önerebilirim bilmiyorum.

Tabii eğitim son derece önemli. Türkiye'de değişimler hızlı yaşanıyor. Çok hızla tüketilen bir hayat var, inanılmaz bir göç sendromu yaşandı, yaşanıyor ve sonuçları çok acımasız. Aynı zamanda bütün bunların yarattığı değişimden çok uzak, hiçbir sosyal proje üretmemiş olan bir toprakta yaşıyoruz. Zaten her şeyden çok uzakta ve sorun yumağı büyüyerek devam ediyor.

Ben kendi adıma tüm bu yaşananları görmeyi becerebilmeye çalışıyorum ve kendisine sanatçı diyen herkesin de bunu yapması gerektiğini düşünüyorum.

_______________________________

Yeşim Ustaoğlu kimdir?

1960'ta, Kars'ın Sarıkamış ilçesinde doğan yönetmen ve senarist Ustaoğlu, Karadeniz Teknik Üniversitesi Mimarlık bölümünden mezun oldu. Kısa filmlerle başladığı sinema yaşantısına uzun metrajlı filmlerle devam etti. Gerek kısa gerekse uzun metrajlı filmleriyle çeşitli yurtiçi ve yurtdışı festivallere katıldı, ödüller aldı.

Yönetmen olarak filmleri şöyle:

Bir Anı Yakalamak (1988), Magnafantagna (1989), Düet (1990), Otel (1992), İz (1994), Güneşe Yolculuk (1998), Bulutları Beklerken (2003), Sırtlarındaki hayat (2004), Pandoranın kutusu (2008).

Senarist olarak filmleriyse şöyle:

Otel (1992), Güneşe Yolculuk (1998), Bulutları Beklerken (2003).

Ödülleri:

* 14. İstanbul Film Festivali, 1995, İz, En İyi Film
* 18. İstanbul Film Festivali, 1999, Güneşe Yolculuk, En İyi Türk Yönetmen
* 11. Ankara Film Festivali, 1999, Güneşe Yolculuk, En İyi Yönetmen
* 11. Ankara Film Festivali, 1999, Güneşe Yolculuk, Onat Kutlar En İyi Senaryo Yazarı
* 11. Orhan Arıburnu Ödülleri, 2000, Güneşe Yolculuk, Mahmut Tali Öngören Jüri Özel Ödülü
* 23. İstanbul Film Festivali, 2004, Bulutları Beklerken, Jüri Özel Ödülü
* 56. San Sebastián Uluslararası Film Festivali, 2008, Pandora'nın Kutusu, Altın İstiridye (En iyi Film) (HÇ/BÇ)

_______________________________

* Fotoğraf Muammer Yanmaz'ın "Kadın Yönetmenler" başlıklı fotoğraf sergisinden.

Alıntı: Bianet, 7 Mart 2009, Hayati Çitaklar

0 yorum :

JavaScript: parseInt() problemi ve çözümü

Bristol Festivali'nden bir graffitiBir ara JavaScript'lee uğraşırken bu fonksiyon yüzünden çıldıracaktım. İngilizce kaynakları okuduktan sonra Türkçesiyle de karşılaşınca olayın iç yüzünü paylaşayım istedim. Aynen alıntılıyorum:

JavaScript parseInt() fonksiyonunu nasıl bilirdiniz? Parametre olarak aldığı değerden bir tam sayı ortaya çıkartmaya çalışan güzide bir JavaScript fonksiyonu olan parseInt() geçen gün beni hayretler içerisinde bıraktı. Buyrun başıma geleni kendiniz görün. (Firebug kullananlar direkt console'da kodları çalıştırabilirler.)

parseInt('06'); // 6
parseInt('07'); // 7
parseInt('08'); // 0
parseInt('09'); // 0

Durumu bilenler hınzırca gülümsemiş olabilirler amma velakin bilmeyenler eminim benim gibi ufak bir şaşkınlık geçirmişlerdir. İlk aklıma gelen soru "Acaba fonksiyonda bir bug mı var?" sorusu oldu. Ufak bir araştırma konu hakkındaki cehaletimi ortaya koydu. Kısaca:

It's not a bug, it's a feature! (Bu bir hata değil bir özelliktir.)

Efendim bu parseInt() fonksiyonu iki parametre ile çalışabilen bir fonksiyonmuş. İkinci parametre seçime bağlı olarak kullanılabiliyormuş ve fakat kullanılmadığında varsayılan bir değer atanmıyormuş. Şöyle ki;


  • Eğer işlenecek parametre "0x" ile başlıyorsa, fonksiyon parametrenin 16'lık düzende bir sayı olduğunu varsayıp ona göre davranıyor.

  • Eğer işlenecek parametre "0" ile başlıyorsa bu durumda da fonksiyon parametrenin 8'lik düzende bir sayı olduğunu varsayarak ona göre davranıyor.

  • İlk iki durum geçerli değilse bu durumda fonksiyon parametreyi 10'luk düzende ele alıp sonuç üretmeye çalışıyor.

Bizim problemimiz ikinci varsayımdan kaynaklanıyor. 10'luk düzende bir sonuç beklentisiyle fonksiyona "08" ya da "09" değerlerini parametre olarak verdiğimizde, fonksiyon ikinci varsayıma göre hareket ediyor. Fakat 8'lik düzende 08 ya da 09'un karşılığı olmadığından doğru bir sonuç döndürmüyor. Peki bu durumdan nasıl kaçınabiliriz? İkinci parametreyi kullanarak.

parseInt fonksiyonu ikinci parametre olarak işlem yapacağı sayı düzenini alabiliyor. Yani fonksiyonu şu şekilde çalıştırırsak istediğimiz sonuca ulaşabiliriz.

parseInt('06',10); // 6
parseInt('07',10); // 7
parseInt('08',10); // 8
parseInt('09',10); // 9

Çalışma anında bu tip problemlerin ortaya çıkmasının önüne geçmek için her zaman parseInt fonksiyonuna sayı düzenini ikinci parametre olarak geçmenizi tavsiye ederim.

Alıntı: http://www.karalamalar.net/javascript-parseint-basinizi-agritmasin/

0 yorum :

Eski İstanbul haritaları (Old Constantinople maps)

Nuremberg Chronicle'dan bir İstanbul hatırası

Uzaydan İstanbul haritalarına bakmışsınızdır. Peki eski İstanbul'u hiç gördünüz mü? Beyoğlu'ndaki pasajlarda siyah beyaz kartpostallardan İstanbul'u seyre dalıp iç geçireniniz varsa, eminim bunları da çok beğenecektir. Arşivlerde saklı pek çok harita bakılmayı bekliyor...

Kudüs İbrani Üniversitesi, sitesinde pek çok tarihi şehrin haritalarını barındırıyor. Bunlardan biri de İstanbul. Onu aşkın haritanın yüksek çözünürlükte örneği siteden indirilebilir. Bir iki tanesi aşağıda:

1493, Hartmann Schedel, Liber chronicarum, CXXX

1550, Sebastian Munster, Cosmographiae Universalis, 940-941

1696, Nicolas De Fer, Veue de Constantinople

~1800, Plan De Constantinople et Du Bosphore


Haritaların tamamı burada. Sitede ayrıca Venedik Marciana Kütüphanesi'nin sitesine de bir bağlantı verilerek başka haritalar gösterilmiş. Kütüphanede çok büyük ve yine şahane haritalar var. Buraya bakarsanız hepsinin listesini görebilirsiniz. Güzel bir örnek sağda.

Texas Üniversitesi'nde de Constantinople başlığıyla üç adet harita mevcut: http://www.lib.utexas.edu/maps/historical/history_europe.html

Wikimedia da eski bir çok haritaya ev sahipliği yapıyor. Biri burada. Kaynağı ise Metropolitan Sanat Müzesi'nin Bizans bölümü.
Bir başkası da şurada.

Son olarak David Rumsey koleksiyonundan 1840 tarihli bir harita (örneği solda, kendisi burada).

Bunların dışında gezemediğim onlarca kaynaktaki harita gün ışığına çıkmayı bekliyor. Umarım bir gün kategorize edilirler.

0 yorum :