Balıktaki D vitamini beyni güçlendiriyor

Yeni bir araştırma, uzun süredir “beynin besini” olarak nitelenen balığın, tıpkı sağlıklı koşullarda güneşte kalmak gibi, gerçekten de yaşlı beyinlere iyi geldiğini gösteriyor.

Manchester Üniversitesi’nden bilim insanları, Avrupa’nın çeşitli merkezlerinden meslektaşlarıyla birlikte, yüksek D vitamini düzeylerinin orta ve ileri yaştaki erkeklerde bilişsel işlevlerin artmasıyla ilişkili olduğunu gösterdiler. D vitamini temelde güneş ışığına maruz kalmayı takiben ciltte sentezleniyor ancak yağlı balık gibi belirli gıdalarda da bulunuyor.

0 yorum :

Bel ağrısını egzersiz paklar

Bel ağrısına hareketsiz kalmak değil aksine daha hareketli olmak iyi geliyor. Alberta Üniversitesi’nde kronik bel ağrısı çeken 240 kadın ve erkek üzerinde yapılan bir çalışmada, haftada dört gün egzersiz yapanların yaşam kalitelerinin daha yüksek olduğu, %28 daha az ağrı çektikleri ve %36 daha az zorluk yaşadıkları, buna karşılık haftada sadece iki ya da üç gün egzersiz yapanların aynı gelişmeyi göstermediği gözlemlendi. Alberta Üniversitesi’nde egzersiz fizyolojisi dalında yardımcı doçent olan ve çalışmayı yöneten Robert Kell, genellikle, beli ağrıyanların fazla hareket etmemesi gerektiği düşünülse de elde ettikleri bulgulara göre haftada dört gün ağırlıklarla çalışmanın ağrıyı önemli ölçüde azalttığını ve yaşam kalitesini yükselttiğini söylüyor.

0 yorum :

Dünyanın ilk meyvesi, nar

Sıcak bir yazın ardından yine sonbahar geldi. Onlarca çeşidiyle yaz mevsiminin güzel meyveleri de yavaş yavaş yerini kışlık meyvelere bırakıyor. Ancak meyvelerin en önemlisi bu ayda karşımıza çıkıyor. Eski Mısırlılar tarafından dünyanın ilk meyvesi olarak kabul edilen nar, sahip olduğu eşsiz özellikleri nedeniyle zeytin ve üzüm gibi uygarlığımıza yön veren bir meyve olduğu kabul ediliyor.

Binlerce yıldan beri tanınan ve yaklaşık 5000 yıldır kültürü yapılan narın meyvesi dışında gövdesi, kabukları, odunu ve kökleri bir çok değişik alanda kullanılıyor. Kullanım alanlarına gelmeden kısaca narı tanımaya çalışalım.

0 yorum :

Tarlada yetişen bisiklet

ABD’li bir bisiklet üreticisi Craig Calfee, bisiklet kadrolarını tarlada, su ve günışığıyla “yetiştiriyor”. Kaliforniya’daki Santa Cruz kentinde bu işi yapan Calfee, büyüme aşamasındaki bambuların biraz çabayla istenen şekle sokulabildiğini ve sağlamlıklarının artırılabildiğini belirtiyor.

0 yorum :

ic33 gençlikli şakalı


17 Ekim 2011 08:02
öpmek seni,
oradan buradan,
havadan sudan öpmek.

19 Ekim 2011 22:48
sevişmek seninle,
çim-dikli tuzlu,
yorganlı sıcacık.

0 yorum :

Buğdayın acıya mesafesi

"Hollanda'ya gittiğimde, orada Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım Van Gogh'un sarılarını (...) Âşık Veysel'in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif'in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum.
Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.
'Dostuna yarasını gösterir gibi'
Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalnayak ve ayakları yanarak."

Cemal Süreya diyor bunları Hasretinden Prangalar Eskittim'in önsözünde. 69'da ise Papirüs'te yazının tamamı yer alıyor. Hasretinden Prangalar Eskittim'i okuya okuya eskiten de, dostuna yarasını gösterir gibi, Ahmed Arif'i bir de Cemal Süreya'nın kaleminden okumak. Önsözde Ahmed Arif'le tanışmalarını, Ankara'da haftanın 3-4 gecesi Ulus gazetesinde buluşup sabaha kadar sohbet etmelerini, sabaha karşı da Kızılay'a kadar yürüyüp orada ayrılmalarını, paylaştıklarını anlatıyor ve şöyle diyor ona dair: "Her şairin konuşma tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif'de rastlıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise şiirin her yöne doğru bir devamı gibi."
Sırf bu son cümleyi okumak, beni derhal Ahmed Arif'in kendi sesinden kayıtlarını dinlemeye götürüyor. Dinleyerek, bir yandan kitabın arkasındaki resmine bakarak, Ahmed Arif'le sohbetin nasıl bir şey olduğunu tasavvur etmeye çalışıyorum.
Cemal Süreya'yı bir daha seviyorum ve Ahmed Arif'i bu denli güzel anlatan bir insanın şiirinde ondan izler göreceğimi önceden tahmin etmiş gibi, kısa bir süre sonra Sevda Sözleri'ni tekrar okumaya başlıyorum. "İşte Bu Saatlerde" şiirinde, şu dizelerde duruyorum:
...
Buğdayın parayla değişildiği,
Paranın ekmekle değişildiği
Ekmeğin tütünle değişildiği
Tütünün acıyla değişildiği
Ve artık hiçbir şeyle değişilmediği acının
O sokaklarda
...
Gülümsüyorum, iki adamın sabaha karşı Ulus gazetesinden Kızılay'a doğru giden ayak izlerine bakıyorum.

0 yorum :

Geliyorum Josephine, yıkanma!

Toplumların temizlik anlayışı tarih boyunca değişmiş. Şimdi yaşanan ise küresel ölçekli bir değişim. Modern yaşamı etkisi altına alan hijyen ideolojisi, getirdiği standartlarla doğal ve insani olanı dışlıyor. Katherine Ashenburg Dirt on Clean adlı kitabında temizlik pratiklerini anlatıyor.

Her kültürün kendine, pislik ile aşırı titizlik arasında en mükemmel nokta olarak seçtiği bir temizlik anlayışı var. Modern, orta sınıf Kuzey Amerikalılar için "temiz" kelimesi her gün aksatmadan duş almak ve ardından da parfüm sıkmak anlamına geliyor. Oysa 17. yüzyıl aristokrat Fransız erkeği için temizlik, her gün iç çamaşırını değiştirmek, ellerine su serpmek ve vücudunun geri kalanına su ya da sabun değdirmemek anlamına geliyordu. Birinci yüzyılda Romalılar için iki saat ya da daha uzun süreler vücudu farklı sıcaklıklarda suyla ıslatmak, metal bir aletle vücudun terini ve yağını kazımak demekti. Son olarak da tüm vücut yağlanarak temizlenme işi tamamlanıyordu. Her gün, herkes bir arada ve sabunsuz. Hijyen, tarih boyunca "temizlik işini beceremeyen" halkları yola getirmek için elverişli bir "sopa" olarak kullanılagelmiş.

Eski Mısırlılar, Yunanlıların yaptığı gibi kirli vücutla durgun suyun içinde yıkanmanın kötü bir fikir olduğunu düşünüyordu. Titizlik budalası Amerikalılar 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupalıların "kirliliği" karşısında şaşkınlığa uğramıştı. Yahudi "kirliliği" fikrine ön ayak olanlar ise Nazilerdi. Avrupalı gezginler orta çağdan beri kıtanın en pis ülkesini seçmeye pek meraklıydılar. Kazanan genellikle ya Fransa ya da İspanya olurdu. Modern insanların çoğu 20. yüzyıla kadar yıkanmaya dair fazla bir şey yapılmadığı kanısındadır. Peki, bu insanlar kokmaz mıydı? Aziz Bernard'ın dediği gibi, "Herkes kokarsa, kimse koklamaz." Vücudu yüzdükleri okyanusun kokusunu taşıyan ilk insanlar, birbirilerinin her günkü kurumuş ter kokusunu duymaya alışıktı. Yemek, çiçek, çam ormanları ve çöp kokularının yanında bu da, hayatlarının bir parçasıydı.

PİS KOKMA KORKUSU • 20 yıl öncesine kadar restoranlar, uçaklar, otel odaları ve birçok kamuya açık iç mekân kalın bir sigara dumanı bulutuyla kaplıydı. Ne zaman ki sigara içilmeyen mekânlar oluşmaya başladı, sigara kokusunu daha bir fark eder olduk. Dolayısıyla burun, uyum sağlayabiliyor ve eğitilebiliyor.

Temizlik modern Batılılara, kaçınılmaz, evrensel ve zamandan bağımsız gibi görünüyor. Oysa hiçbiri değil; karmaşık kültürel bir oluşum olduğu gibi her zaman da değişim halinde olan bir süreç.  Az ya da orta derece hijyenin beraberinde gelen kokuların en rahatsız edici yanı, sık sık uyarıldığımız üzere, farkında olmadan bizim de bundan kendimizi suçlu hissetmemiz. Hiçbir şekilde yeteri kadar temiz olduğumuza inanamıyoruz.

KUSURSUZ TEMİZLİK • Erkeklere yönelik reklamlar, onlara sabun ve parfümleri olmadan işlerinde terfi edemeyeceklerini söylerken, kadınlar da vücutları kusursuzca temiz olmadığı sürece hiçbir erkeğin onlarla sevişmeyeceği konusunda endişeli. Bu nedenle belki de Dirt on Clean: An Unsanitised History (Temizin Kiri: Arındırılmamış Tarih) kitabının Kanadalı yazarı Katherine Ashenburg'e kitabını yazarken çoğunlukla kadınlar tarafından sorulan "abes" sorulardan biri de, "Erkekler nasıl oluyor da birbirileriyle sevişebiliyor?"

İnsanlar cinsel ilişkiye giremeyecek kadar koktuğu için doğum oranlarında bir düşüş olduğuna dair herhangi bir kanıt yok. He ne kadar modern insanlar bunu kabullenmekte zorlansa da, cinsiyetle kokusuz temizlik arasında kalıcı bir ilişki yok.

DOĞAL AFRODİZYAK • Eski Mısırlılar temiz olmak için mesafelerce yol katetti ama her iki cins de cinsel organlarını, doğal aromasını daha da yoğunlaştırması için yapılmış parfümlerle yağladı. Aslında birçok eski uygarlık, bedenin öz kokusunun güçlü bir afrodizyak olduğunu kabul eder.

Napolyon ve Josephine kendi zamanlarına göre titizdi; her gün uzun, sıcak banyo yaparlardı. Buna rağmen Napolyon, seferde olduğu bir gün Josephine'e şöyle bir mektup yazar: "Yarın akşam Paris'e dönüyorum, yıkanma."

Ashenburg kitabını yazarken birçok insanın temizlikle ilgili kendine ilginç itiraflarda bulunduğunu söylüyor. 20 yıldır her gün en az üç kere banyoya giren adamın karısının, kocasının gerçekte nasıl koktuğunu merak ediyor olması bunları biri. Ashenburg, insanların kendinde gizlice açığa çıkardığı sırların aslında nasıl da şartlandırıldığımızın göstergesi olduğunu söylüyor. İnsan gibi kokmak suç, amaç egzotik bir meyve ya da kurabiye gibi kokmak. Dergilerde ya da televizyonda bize sunulan standartlar, steril ve sentetik. Pislik ve suç ile temizlik ve masumiyet arasındaki arketipik ilişki, dilin hatta belki de ruhumuzun bile içine işlemiş durumda: "Pis" şakalardan, para "aklamaya" kadar.

DİN-SU İLİŞKİSİ • Öte yandan yıkanma ve suya batırmanın dini törenlerle de doğal bir akrabalığı vardır: Yaşamın bir aşamasından diğerine, çocukluktan cemaatin üyesi olmaya, bekârlıktan evliliğe ya da yaşamdan ölüme geçişte yapılan törenlerde yıkanma her zaman belirleyici bir unsur. Ölü yıkama törenleri ise belki de bu pratiklerin en yaygın olanı. Tarihten bugüne, Yahudiler, Japonlar, İrlandalılar, Romalılar ve Türkler'deki ölü yıkama törenleri sembolik bir etkinlikten başka bir şey değil. Toplumsal dayanışmanın bireyden daha önemli olduğu toplumlarda, çıplaklık daha az sorunlu, kokusuz bedenler ise daha gereksiz. Bu değerler bir toplum-dan ötekine değiştikçe, "temiz"in tanımı da değişiyor.

Alıntı: Taraf, 2008.03.11
Asıl Kaynak: Times, Katherine Ashenburg, An unsanitised history of washing, 2008.03.06

0 yorum :

.

Garip bir gece, soluk ada ışıkları... ve merhabalar var uçuşan.
merhaba.

0 yorum :

Avatar'ın ideolojisi: Okunası bir eleştiri

Üzerine kafa yorulmuş bir yorum olması dolayısıyla dikkate değer bulduğum, okunası bir eleştiri, değerlendirmesi size kalmış...

Kimisi yere göğe sığdıramıyor, kimisi “klişelerle dolu” diye eleştiriyor... Avatar’ın, en azından üç boyutlu görselliği ve müthiş gişe başarısıyla şimdiden sinema tarihine geçtiği bir gerçek. Bense filmin ticari veya estetik başarılarından çok, içeriğiyle ilgiliyim. Acaba hakikaten, mesela Taha Akyol’un dediği gibi, “Sömürgeciliğe yöneltilmiş muhteşem bir insani eleştiri” mi bu film? Yoksa tam aksine, Batı merkezli, tüketimci, kapitalist, militarist, erkek egemen, beyaz ideolojinin yeniden üretimine “şık” bir katkı mı?

0 yorum :

Balıklara ve deniz ürünlerine yakışan enfes baharatlar

Baharatların büyük bir kısmının üretim yeri Uzakdoğu'dur. Çin'de, Hindistan'da ve Güneydoğu Asya'da üretilen baharatlar uzun yıllar boyu “İpek Yolu” diye bildiğimiz, ülkemizden geçen ticaret yolu ile ve kervanlarla Avrupa'ya taşınmıştır. Bu transit ticaret nedeniyle ülkemiz insanı da baharatlarla tanışmış ve bunları, Uzakdoğu kadar olmasa bile geniş biçimde kullanmaya başlamıştır.

0 yorum :

Deveyle 22 yıl seyahat

Develi seyyah Goran
Deveyle İpek Yolu güzergâhını kat eden Goran Kırklareli'nde. En büyük arzusu şu an konakladığı Tabyalar'ın kervansaray olması.

Kırklareli’nin bugünlerde çok ilginç bir misafiri var. Devesinin arkasına bağladığı bir römork, römorkun içinde de onlarca hayvan... Keçi, kedi, köpek, hindi, tavuk ve eşek, ne ararsanız! İran’dan geliyor. Türkiye’deki son durağı ülkenin en batısındaki bu kent. Balkan Savaşları sırasında yapılan tabyalar, onun geçici evi olmuş. Arabasını tabyaların önüne bağlayan Goran’a sorulabilecek en anlamsız soruyu sormuşuz meğer! “Kimsin, nerelisin, nereden geliyor ve nereye gidiyorsun?” Bu soruya yine bildik bir şekilde cevap veriyor:
“Dünyalıyım, yol kenarları mekânım. Nereden geldiğimi biliyorum ama nereye gideceğimi bilmiyorum...”

Goran, 30 yıldır göçebe aslında. Daha doğrusu seyyah. İpek Yolu güzergâhını 30 yıldır dolaşıyor. İlk sekiz yılını motosikletle yapmış. Sonra ise develerle yoluna devam etmiş. 22 yılda iki deve değiştirmiş Goran.

0 yorum :

Damıtık içkiler

Her kültür mutfağının merkezinde olan şeker veya nişasta kaynağını farklı içkiler üretmek için tercih etmiş. Damıtmayı keşfedenler Yunanlar olmuş. Alkolü ilk damıtanlarsa Araplar. Alkolü ilk Suriyeli Sami kabilesi damıtmış. Ardından simyacılar damıtmayı yıllarca sır olarak saklamış. Yapay altın üretmek için damıtık alkolle birçok deney yapmışlar. Bunun yanı sıra damıtık alkol, barut üretiminde büyük fayda sağlamış.

0 yorum :

Sevgiye isim bulmak zor: Cört :]

Avustralya'da bulunan mikroskopik fosilleri yazarken İngilizce metinde "from the Apex chert in Australia" diye devam eden bir bölüme denk geldim. Nedir bu chert diye merak ettim, Türkçe'sinin çört olduğunu öğrendim!? İyi de, ne şimdi bu çört? "Çeşitli yollardan oluşmuş, ince taneli silisli sedimanter kayaç" tanımı kesmedi beni. Bu kadar anlaşılır ve basit olamazdı cevabı! Azimle devam edip çört diye arayınca Yiğit Özgür'ün Cört adlı karikatürünü gördüm. Semra'nın tavrı yardı geçti, bütün merakımı baltaladı. Artık paylaşma vakti gelmişti: Sevgiye sevgi hariç ne denir diye düşünürken (neden aramayın) böylesi bir tesadüf, tesadüf ötesi bir cört olsa gerek diye düşündüm;

Yiğit Özgür - Cört

0 yorum :

3,4 milyar yaşında, dünyanın en yaşlı fosili bulundu!

Bundan yaklaşık 3,4 milyar yıl önce, dünya üzerinde volkanlar hüküm sürüp okyanus suları hamam suyu gibi sıcak akarken yer kürede hayatın olmayacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Batı Avusturalya'da sedimenter kayaların içerisinde keşfedilen yeni fosil 3,4 milyarlık yaşıyla dünyanın en eski fosili olma ünvanını eline geçirdi.

0 yorum :

Korku duygusu yok olan kadın

Çocukluğundan itibaren beynindeki amigdala bölgesinin yavaş yavaş çalışmayı durdurduğu S. M., bu nadir hastalığı sebebiyle pek çok insanın korku duyacağı hallerde sakin kalabiliyor, hatta eğleniyor. Geçen sene Current Biology dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, tarantula ve yılan gibi hayvanlara dokunmaktan küçüklüğünde korktuğunu hatırlayan S.M., artık zehirli hayvanlara dokunduğunda, korku filmleri izlediğinde veya bıçakla yolu kesildiğinde bile korku duymuyor.

Iowa Üniversitesi'ndeki araştırmacılar bu örnekten elde ettikleri bilgilerle askerlerde savaş sonrası görülen posttravmatik stres bozukluğu'na sebep olan etkenlerin ortadan kaldırılabileceğini düşünüyor. Savaşı bitirmeyi denemek birkaç milyon "hastanın" hastalanmaması için uğraşmaktan daha "maliyetli". Ne yazık ki onca araştırma ve bulgu yine askeri alanda kullanılmak üzere değerlendiriliyor. Devletlerin gayrısafi yurtiçi hasılalarının büyük bölümünün askeri harcamalara gittiğini düşünürsek hiç de şaşırtıcı değil. Bu yüzden yakında cerrahi yolla veya ilaçla amigdalalarına zarar verilip "korkusuz kahraman" askerler yetiştirildiğini öğrenirsek hiç şaşırmayalım.

Kaynaklar:
İlk korkusuz insan bulundu
Woman Never Experiences Fear
The No-Fear Woman (And What Her Brain Reveals)

0 yorum :

Sevilen kadın ve üçüncü tost

Sevdiği kadınla buluşmuştu. Geri dönerken ikinciye sıkıştığını hissetti. Otobüse daha vardı, kahvaltı yaptıkları yere döndü tuvalet için. Yakınlarda başka bir yer olmayışı canını sıkmıştı. Çiçekleri ve aslında üzerinde çiçek de kalmamış kel toprağı ezmeyip yolu takip etmek için uzun uzun dolandı. Tekrar cebinden çakmağı ve telefonu çıkarıp çantasına koydu, x-ray cihazından geçti. Yolda bekçilerin "bugün buralar kapalı, sadece kafeterya açık, biliyorsunuz değil mi?" dediği fotoğrafçı amcalara rastladı. Sabahki deneyimin verdiği rahatlıkla bekçilere bakmadan içeri daldı ve kimse ona aynı soruyu sormadı. İşini gördükten sonra otobüs durağına yürüdü. Acıktığını hissetti. Çişinin gelmesi bu işi geciktirmiş olmalıydı.

0 yorum :

The Toys & Kelly Chen - A Lover's Concerto



How gentle is the rain
That falls softly on the meadow,
Birds high up the trees
Serenade the clouds with their melodies

Oh, see there beyond the hill,
The bright colors of the rainbow.
Some magic from above
Made this day for us just to fall in love

Now, I belong to you
From this day until forever,
Just love me tenderly
And I'll give to you every part of me.

Oh, don't ever make me cry
Through long lonely nights without us.
Be always true to me,
Keep this day in your heart eternally.

One day we shall return
To this place upon the meadow.
We'll walk out in the rain,
See the birds above singing once again

Oh, you hold me in your arms,
And say once again you love me,
And if your love is true,
Everything will be just as wonderful.

You'll hold me in your arms,
And say once again you'll love me,
And if your love is true,
Everything will be just as wonderful.

Değişik bir şeyler denemek için Kelly Chen'den gelsin...

0 yorum :

Caro Emerald - Back It Up: Çok mu tatlı ne? ;]

Kuzenim paylaşmış, şu an sanırım dokuzuncu dinleyişim, hâlâ bıkamadım. Caro Emerald 1981 Hollanda doğumlu bir jazz sanatçısıymış. İlk albümü Deleted Scenes from the Cutting Room Floor, Hollanda'da 30 hafta liste başı kalarak ülke rekorunu kırmış. Önceki rekor ise 29 haftayla Michael Jackson'ın Thriller'ıymış... Emilíana Torrini ablamız kadar olmasa da (Jungle Drum'la ilgili yazıncak, bu arada itiraf ediyorum; bahsi geçen yazıdaki maile otomatik yanıt verdirten arkadaş da benim aynı zamanda. Kişisel sebeplerden öyle yazmıştım o vakit...) ilk dinleyişte kalpten vurma konusunda çok çok başarılı. Görsel yönünü de siz keşfedin artık:

0 yorum :

Koçero - Vatan Şiiri - Hasan Hüseyin Korkmazgil

keklik serer palazını tenhâ kayalıklara
                        uçurur korkusunu
kara diken savurur tohumunu
                  kurtulur korkusundan
orda bir dağ
orda bir taş
      bir pınar
dağ ardında
taş ardında
pınarlı bir kara mavzer
       bıyıkları kartallıda
              başı yağlıklı
       durur dimdik
       bakar dimdik
       bakar barışlı
         bir güvercin pır pır eder ucunda namlusunun
       "tutam yâr elinden tutam
             çıkam dağlara dağlara!"
       koçero hep
            durur orda
                  dağlarda

0 yorum :