ic33 gençlikli şakalı


17 Ekim 2011 08:02
öpmek seni,
oradan buradan,
havadan sudan öpmek.

19 Ekim 2011 22:48
sevişmek seninle,
çim-dikli tuzlu,
yorganlı sıcacık.

0 yorum :

Buğdayın acıya mesafesi

"Hollanda'ya gittiğimde, orada Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım Van Gogh'un sarılarını (...) Âşık Veysel'in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif'in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum.
Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.
'Dostuna yarasını gösterir gibi'
Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalnayak ve ayakları yanarak."

Cemal Süreya diyor bunları Hasretinden Prangalar Eskittim'in önsözünde. 69'da ise Papirüs'te yazının tamamı yer alıyor. Hasretinden Prangalar Eskittim'i okuya okuya eskiten de, dostuna yarasını gösterir gibi, Ahmed Arif'i bir de Cemal Süreya'nın kaleminden okumak. Önsözde Ahmed Arif'le tanışmalarını, Ankara'da haftanın 3-4 gecesi Ulus gazetesinde buluşup sabaha kadar sohbet etmelerini, sabaha karşı da Kızılay'a kadar yürüyüp orada ayrılmalarını, paylaştıklarını anlatıyor ve şöyle diyor ona dair: "Her şairin konuşma tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif'de rastlıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise şiirin her yöne doğru bir devamı gibi."
Sırf bu son cümleyi okumak, beni derhal Ahmed Arif'in kendi sesinden kayıtlarını dinlemeye götürüyor. Dinleyerek, bir yandan kitabın arkasındaki resmine bakarak, Ahmed Arif'le sohbetin nasıl bir şey olduğunu tasavvur etmeye çalışıyorum.
Cemal Süreya'yı bir daha seviyorum ve Ahmed Arif'i bu denli güzel anlatan bir insanın şiirinde ondan izler göreceğimi önceden tahmin etmiş gibi, kısa bir süre sonra Sevda Sözleri'ni tekrar okumaya başlıyorum. "İşte Bu Saatlerde" şiirinde, şu dizelerde duruyorum:
...
Buğdayın parayla değişildiği,
Paranın ekmekle değişildiği
Ekmeğin tütünle değişildiği
Tütünün acıyla değişildiği
Ve artık hiçbir şeyle değişilmediği acının
O sokaklarda
...
Gülümsüyorum, iki adamın sabaha karşı Ulus gazetesinden Kızılay'a doğru giden ayak izlerine bakıyorum.

0 yorum :

Geliyorum Josephine, yıkanma!

Toplumların temizlik anlayışı tarih boyunca değişmiş. Şimdi yaşanan ise küresel ölçekli bir değişim. Modern yaşamı etkisi altına alan hijyen ideolojisi, getirdiği standartlarla doğal ve insani olanı dışlıyor. Katherine Ashenburg Dirt on Clean adlı kitabında temizlik pratiklerini anlatıyor.

Her kültürün kendine, pislik ile aşırı titizlik arasında en mükemmel nokta olarak seçtiği bir temizlik anlayışı var. Modern, orta sınıf Kuzey Amerikalılar için "temiz" kelimesi her gün aksatmadan duş almak ve ardından da parfüm sıkmak anlamına geliyor. Oysa 17. yüzyıl aristokrat Fransız erkeği için temizlik, her gün iç çamaşırını değiştirmek, ellerine su serpmek ve vücudunun geri kalanına su ya da sabun değdirmemek anlamına geliyordu. Birinci yüzyılda Romalılar için iki saat ya da daha uzun süreler vücudu farklı sıcaklıklarda suyla ıslatmak, metal bir aletle vücudun terini ve yağını kazımak demekti. Son olarak da tüm vücut yağlanarak temizlenme işi tamamlanıyordu. Her gün, herkes bir arada ve sabunsuz. Hijyen, tarih boyunca "temizlik işini beceremeyen" halkları yola getirmek için elverişli bir "sopa" olarak kullanılagelmiş.

Eski Mısırlılar, Yunanlıların yaptığı gibi kirli vücutla durgun suyun içinde yıkanmanın kötü bir fikir olduğunu düşünüyordu. Titizlik budalası Amerikalılar 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupalıların "kirliliği" karşısında şaşkınlığa uğramıştı. Yahudi "kirliliği" fikrine ön ayak olanlar ise Nazilerdi. Avrupalı gezginler orta çağdan beri kıtanın en pis ülkesini seçmeye pek meraklıydılar. Kazanan genellikle ya Fransa ya da İspanya olurdu. Modern insanların çoğu 20. yüzyıla kadar yıkanmaya dair fazla bir şey yapılmadığı kanısındadır. Peki, bu insanlar kokmaz mıydı? Aziz Bernard'ın dediği gibi, "Herkes kokarsa, kimse koklamaz." Vücudu yüzdükleri okyanusun kokusunu taşıyan ilk insanlar, birbirilerinin her günkü kurumuş ter kokusunu duymaya alışıktı. Yemek, çiçek, çam ormanları ve çöp kokularının yanında bu da, hayatlarının bir parçasıydı.

PİS KOKMA KORKUSU • 20 yıl öncesine kadar restoranlar, uçaklar, otel odaları ve birçok kamuya açık iç mekân kalın bir sigara dumanı bulutuyla kaplıydı. Ne zaman ki sigara içilmeyen mekânlar oluşmaya başladı, sigara kokusunu daha bir fark eder olduk. Dolayısıyla burun, uyum sağlayabiliyor ve eğitilebiliyor.

Temizlik modern Batılılara, kaçınılmaz, evrensel ve zamandan bağımsız gibi görünüyor. Oysa hiçbiri değil; karmaşık kültürel bir oluşum olduğu gibi her zaman da değişim halinde olan bir süreç.  Az ya da orta derece hijyenin beraberinde gelen kokuların en rahatsız edici yanı, sık sık uyarıldığımız üzere, farkında olmadan bizim de bundan kendimizi suçlu hissetmemiz. Hiçbir şekilde yeteri kadar temiz olduğumuza inanamıyoruz.

KUSURSUZ TEMİZLİK • Erkeklere yönelik reklamlar, onlara sabun ve parfümleri olmadan işlerinde terfi edemeyeceklerini söylerken, kadınlar da vücutları kusursuzca temiz olmadığı sürece hiçbir erkeğin onlarla sevişmeyeceği konusunda endişeli. Bu nedenle belki de Dirt on Clean: An Unsanitised History (Temizin Kiri: Arındırılmamış Tarih) kitabının Kanadalı yazarı Katherine Ashenburg'e kitabını yazarken çoğunlukla kadınlar tarafından sorulan "abes" sorulardan biri de, "Erkekler nasıl oluyor da birbirileriyle sevişebiliyor?"

İnsanlar cinsel ilişkiye giremeyecek kadar koktuğu için doğum oranlarında bir düşüş olduğuna dair herhangi bir kanıt yok. He ne kadar modern insanlar bunu kabullenmekte zorlansa da, cinsiyetle kokusuz temizlik arasında kalıcı bir ilişki yok.

DOĞAL AFRODİZYAK • Eski Mısırlılar temiz olmak için mesafelerce yol katetti ama her iki cins de cinsel organlarını, doğal aromasını daha da yoğunlaştırması için yapılmış parfümlerle yağladı. Aslında birçok eski uygarlık, bedenin öz kokusunun güçlü bir afrodizyak olduğunu kabul eder.

Napolyon ve Josephine kendi zamanlarına göre titizdi; her gün uzun, sıcak banyo yaparlardı. Buna rağmen Napolyon, seferde olduğu bir gün Josephine'e şöyle bir mektup yazar: "Yarın akşam Paris'e dönüyorum, yıkanma."

Ashenburg kitabını yazarken birçok insanın temizlikle ilgili kendine ilginç itiraflarda bulunduğunu söylüyor. 20 yıldır her gün en az üç kere banyoya giren adamın karısının, kocasının gerçekte nasıl koktuğunu merak ediyor olması bunları biri. Ashenburg, insanların kendinde gizlice açığa çıkardığı sırların aslında nasıl da şartlandırıldığımızın göstergesi olduğunu söylüyor. İnsan gibi kokmak suç, amaç egzotik bir meyve ya da kurabiye gibi kokmak. Dergilerde ya da televizyonda bize sunulan standartlar, steril ve sentetik. Pislik ve suç ile temizlik ve masumiyet arasındaki arketipik ilişki, dilin hatta belki de ruhumuzun bile içine işlemiş durumda: "Pis" şakalardan, para "aklamaya" kadar.

DİN-SU İLİŞKİSİ • Öte yandan yıkanma ve suya batırmanın dini törenlerle de doğal bir akrabalığı vardır: Yaşamın bir aşamasından diğerine, çocukluktan cemaatin üyesi olmaya, bekârlıktan evliliğe ya da yaşamdan ölüme geçişte yapılan törenlerde yıkanma her zaman belirleyici bir unsur. Ölü yıkama törenleri ise belki de bu pratiklerin en yaygın olanı. Tarihten bugüne, Yahudiler, Japonlar, İrlandalılar, Romalılar ve Türkler'deki ölü yıkama törenleri sembolik bir etkinlikten başka bir şey değil. Toplumsal dayanışmanın bireyden daha önemli olduğu toplumlarda, çıplaklık daha az sorunlu, kokusuz bedenler ise daha gereksiz. Bu değerler bir toplum-dan ötekine değiştikçe, "temiz"in tanımı da değişiyor.

Alıntı: Taraf, 2008.03.11
Asıl Kaynak: Times, Katherine Ashenburg, An unsanitised history of washing, 2008.03.06

0 yorum :