Ana içeriğe atla

Kayıtlar

edebiyat etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Amaçsız yazı.

Karmakarışık,tutuklu bir rüyadayım. Uyanabilsem,kendime gelebilsem, Hayatın anlamsızlığını çözebilsem. Demiş Sedat Çepe, kimdir, nerelidir bilmiyorum, çok önemi de yok zaten, sadece an itibariyle aynı duyguyu paylaşıyoruz. Gün geçmiyor ki, sabah gözümü açtığımda, yeni günün, yeniden yaşanılıp yaşanılmayacağını sorgulamayım... Camus bile yaşamaktan yanayken -gerçi çok ironik bir şekilde trafik kazasında ölmüş olsa da- acaba yaşamaya değeceğini fark edecek kadar çok düşünmüyor muyum diye düşünüyorum bazen. Çok düşünmenin ne anlamı var ki, eğer mutlu olacağımı ya da mutlu olduğumu kanıtlamak için düşüneceksem, Virginia da intihar etmeden önce son mektubunda;  "Kimse bizim seninle mutlu olduğumuz kadar mutlu olamazdı." demiyor muydu? Onun için mutlu olmak yetmemişti demek ölmeyi istemek için.  Peki ölmeyi istemek için ne gerekirdi, ölmeyi istememek için veyahut. Her sabah uyandığında, uyurken ya da hep aynı düşüncelerle dalıp gidilecekse, her şey anlam...

Asker Yolu Gözlemek

Zorlu süreci atlatmaya çalışırken, bütün hayatınızı alt üst eden bu gerçeğin, düşüncelerinizden çıkmama durumudur asker yolu beklemek. Yıllarca bununla alakalı bir şeyler okuyup, duyarsınız, denk gelirsiniz, ama bir gün durumun bizzat içine girildiğinde; okunulanın, duyulanın, denk gelinenin hiç bir anlamı kalmaz çünkü;  bizzat yaşıyorsunuzdur, ve bağımlılığınız ne kadar büyükse, o kadar zorlu atlatacaksınızdır bu süreci.

Stream of Consciousness / Bilinç Akışı

Bilinç akışı  karakterin düşünme eylemini olduğu gibi aktarmaya çalışan bir edebi tekniktir, demiş vikipedi. Bir ingiliz dili edebiyatı mezunu olarak ayrıntıya girmek isterim. Bilinç Akışı tekniği şöyledir ki: karakterin anlatmak istediği iç monologlarla verilir okuyucuya, metnin takibi bu yüzden zordur, karakterin parça parça o an aklına gelen her şeyle alakalı düşüncelerini okursunuz, tabi bunlar öyle rastgele verilmez,aslında hepsi verilmek istenilen düşüncenin parçalarıdır, bilinç akışı sadece kurgusal bir araçtır; "eveeet bir kız vardı, İngilterede taşrada yaşardı.Çok ama çok güzeldi." diye girmez daha ilk sayfada, işinizi zorlaştırır, kafanızı çalıştırır, kısaca stream of consciousness candır. Şimdi istediğim bilinç akışı yapmak, aklımdan geçen her şeyi yazmak, hiç birinin birbiriyle olan bağlantısını takip etmeye çalışmadan öylesine yazmak... Coldplay grubu candır, Chris Martin solisti güzeller güzeli bir adamdır, sesi de harikadır, böyle akşamlarda,e...

Sabahattin Ali üzerine

Genel olarak çok kitap okunmayan yazık ülkemizde, -çok kitap okumuş, okuyan, doğal olarak bu konuda kendine güveni az da olsa gelişmiş bir okuyucu olarak- kitap okuyan ya da okumaya çalışan kimseleri hep gözlemlemişimdir; diyebilirim ki, bu kimselerin bazıları çok kitap okumayan kimselerdir, bundan dolayı ne zaman bir kitap okusalar çok etkilenirler- bazen etkilenmiş gibi yaparlar-  kitabı herkese anlatma ihtiyacı, sürekli ondan konuşma isteği duyarlar,vardır böyleleri, illa ki görmüşsünüzdür, (umarım ilerleyen yıllarda bu gibi kimselerle pek karşılaşmazsınız) neyse, konu o kimseler değil, o kimselerden birinin bana geçmiş yıllarda Sabahattin Alinin,Kürk Mantolu Madonna hikayesini önermiş olmasıdır, kitabı günlerce anlat anlat bitirememiş olması, ve sonunda bana -Türk yazarları çok sevmeyen, önyargılı bana- gidip kitapçıdan Kürk Mantolu Madonnayı aldırmış olmasıdır. Kitabı bir gecede bitiren ben, önyarılarından tamamen arınmış bir şekilde günlerce kitabın etkisinde gezmiştim. A...

Buğdayın acıya mesafesi

"Hollanda'ya gittiğimde, orada Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım Van Gogh'un sarılarını (...) Âşık Veysel'in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif'in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği. Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi. 'Dostuna yarasını gösterir gibi' Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalnayak ve ayakları yanarak." Cemal Süreya diyor bunları Hasretinden Prangalar Eskittim'in önsözünde. 69'da ise Papirüs'te yazının tamamı yer alıyor. Hasretinden Prangalar Eskittim'i okuya okuya eskiten de, dostuna yarasını gösterir gibi, Ahmed Arif'i bir de Cemal Süreya'nın kaleminden okumak. Önsözde Ahmed Arif'...

Sevilen kadın ve üçüncü tost

Sevdiği kadınla buluşmuştu. Geri dönerken ikinciye sıkıştığını hissetti. Otobüse daha vardı, kahvaltı yaptıkları yere döndü tuvalet için. Yakınlarda başka bir yer olmayışı canını sıkmıştı. Çiçekleri ve aslında üzerinde çiçek de kalmamış kel toprağı ezmeyip yolu takip etmek için uzun uzun dolandı. Tekrar cebinden çakmağı ve telefonu çıkarıp çantasına koydu, x-ray cihazından geçti. Yolda bekçilerin "bugün buralar kapalı, sadece kafeterya açık, biliyorsunuz değil mi?" dediği fotoğrafçı amcalara rastladı. Sabahki deneyimin verdiği rahatlıkla bekçilere bakmadan içeri daldı ve kimse ona aynı soruyu sormadı. İşini gördükten sonra otobüs durağına yürüdü. Acıktığını hissetti. Çişinin gelmesi bu işi geciktirmiş olmalıydı.

Koçero - Vatan Şiiri - Hasan Hüseyin Korkmazgil

keklik serer palazını tenhâ kayalıklara                         uçurur korkusunu kara diken savurur tohumunu                   kurtulur korkusundan orda bir dağ orda bir taş       bir pınar dağ ardında taş ardında pınarlı bir kara mavzer        bıyıkları kartallıda               başı yağlıklı        durur dimdik        bakar dimdik        bakar barışlı          bir güvercin pır pır eder ucunda namlusunun        "tutam yâr elinden tutam           ...

Mutlu olma şansı - Yılmaz Güney

Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili, biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz acısını acımız yaptık çünkü. Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın göz yaşı bile içimizi parçaladı. Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk... Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili... Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak. Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım. Yaşamak ne güzeldir be sevgili... Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek... Ve o vaz geçilmez sancılarını duyarak hayatın... Yılmaz Güney Bir sevdiğim gönderdi, paylaşmak istedim. Gerçi o Nazım Hikmet'ten diye göndermiş ama doğrusu Yılmaz Güney'miş.

Ömer Hayyam için, bir kadeh daha için!

Ömer Hayyam'dan konu açılmıştı. Dörtlükler havada uçuşurken insanın diline de bir şeyler oluyordu. Başladım ben de dile gelmeye, paylaşmadan da edemedim sizinle. Ömer Hayyam'a ithaf edelim, o geceden aşka ve ölüme dair dörtlükler dinleyelim: Ömer Hayyam'dan söyledi bana, benim söylediğim gibi ona: Sevgili bir başka güzelsin bugün Ay gibisin pırıl pırıl gülüşün. Güzeller bayram günleri süslenir, Seninse bayramları süsler yüzün. Ardından da ekledi yine Ömer Hayyam'dan: Yaşamanın sırlarını bileydin Ölümün sırlarını da çözerdin Bugün aklın var bir şey bildiğin yok Yarın akılsız neyi bileceksin? İçimden geldi benim de, cevapladım Hayyam'ı ve onu kendimce: Bir şey bilmiyorum tek bildiğim bu Aklım var görüyorum sonunu Sen düşüne taşına akıl erdiremeyeceksen Ciddiye almana ne gerek var bu oyunu Hoşuna gitti herhalde cevabım, zannetti Hayyam'dan yazdım, oysa benim sözlerimdi onlar. -Neyse ki öğrendi çok sonradan.- O da çevirdi dilini gönlüne ve dedi Ömer Hayyam'dan: ...

Heaven Knows, Mr. Allison - Beyaz Rahibe (1957)

Yönetmen: John Huston Oyuncular: Robert Mitchum, Deborah Kerr Süresi: 198 dk. Issız adalar gerek benzersiz egzotik havaları gerekse manzaraları açısından kişinin yalnızlığını en iyi biçimde yansıtmaya uygun görüldüğü için sinemacıların vazgeçilmez mekanlarıdır. Kaç yıldır ‘Lost’u izliyoruz ekranda bir düşünsenize. İstanbul Modern’de gerçekleştirilen ‘Robert Mitchum ve Cool’un Doğuşu’ isimli programın ayrıntılarını okurken aklıma Mitchum’un, böyle cennet gibi bir adada geçen ‘Beyaz Rahibe’ isimli filmi geldi. Beyazperdede ‘Cool’luğun kitabını yazmış olan aktör, bu filmde de Deborah Kerr ile yine aynı pozisyonda takılıyor. John Huston’ın ‘African Queen’ inden esintiler taşıyan film, baştan sona tabiatın içinde geçer. Ve aynı sevimli-likte olmasına karşın pek tanınmayan ama izlenmeye değer bir filmdir. 2. Dünya Savaşı’nda gemisi batırılan Allison, tesadüfen Japonlara ait bir adaya sürüklenir. Eskiden üs olarak kullanılan ada terk edilmiştir. Kendi imkanlarıyla yaşam mücadelesi vermeye ...

Kitabe-i Seng-i Mezar

I Hiçbir şeyden çekmedi dünyada Nasırdan çektiği kadar; Hattâ çirkin yaratıldığından bile O kadar müteessir değildi; Kundurası vurmadığı zamanlarda Anmazdı ama Allahın adını, Günahkâr da sayılmazdı. Yazık oldu Süleyman Efendi’ye. (Nisan1938/İnsan. 1.10.1938) II Mesele falan değildi öyle, To be or not to be kendisi için; Bir akşam uyudu; Uyanmayıverdi. Aldılar, götürdüler. Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü. Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar Haklarını helâl ederler elbet. Alacağına gelince... Alacağı yoktu zaten rahmetlinin. (Ocak 1940/Varlık, 15,3.1940) III Tüfeğini deppoya koydular, Esvabını başkasına verdiler. Artık ne torbasında ekmek kırıntısı, Ne matrasında dudaklarının izi; Öyle bir rûzigâr ki, Kendi gitti, İsmi bile kalmadı yadigar. Yalnız şu beyit kaldı, Kahve ocağında, el yazısıyla: “Ölüm Allahın emri, Ayrılık olmasaydı.” (Eylül1941/İnsan, 1.8.1943) Orhan Veli Kanık Diyorum ki böyle güzel insanlar da yaşamış bir zamanlar...

Sinağrit Baba

Cehennem nişanında beş sandaldık. Güzel bir ocak akşamı. Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ıhlamur rengindeki yayvan, geniş, ölü dalgalar. Sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor... Otuz sekiz kulaç suyun altındaki derin sessizliğe, dibindeki dallı budaklı kayaların arasına yedi rengin en koyusu girer mi şimdi. Sinağrit Baba döner mi avdan. Pırıl pırıl, eleğim sağma rengi pullarıyla ağır ağır, muhteşem, bir ilkçağ kralı gibi zengin, cömert, asil ve zalim mantosu ile dolaşır mı kim bilir. Altını, zümrüdü, incisi, mercanı, sedefi lacivertliğin içinde yanıp sönen sarayını özlemiş, acele mi ediyordu? Sinağrit Baba ömründe konuşmamış, ömrü boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne facialar seyretmiştir Sinağrit Baba, ne oltalar koparmıştır. Bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli bu yorucu ömrü. Daha her yeri pırıl pırılken, mantosu sırtında iken, daha eti mayoneze gelirken b...

Küçük Oğlum Soruyor (*)

Küçük oğlum soruyor bana: Matematiği öğreneyim mi? Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye! İki parça ekmeğin tek parçadan fazla olduğunu Okumadan da anlayabilirsin sen. Küçük oğlum soruyor bana: Fransızca öğreneyim mi? Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye! Bu ülke çökmek üzere. Sen karnını oğuştur elinle, biraz da inle Onlar anlarlar derdini. Küçük oğlum soruyor bana: Tarih öğreneyim mi? Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye! Başını toprağın altına sokmayı öğren Böylece hayatta kalırsın belki. Ve sonra: Evet öğren -diyorum- matematiği. Öğren Fransızcayı, öğren tarihi! Bertolt BRECHT Çeviri: Hasan KURUYAZICI (*) "1940" isimli şiirin altıncı bölümü

Astrid Lindgren ve "Uzun Çorap Pippi"

Astrid Lindgren Çocuk Edebiyat Ödülü 2008''i Avustralyalı kadın yazar Sonya Hartnett kazandı. Astrid Lindgren İsveç''in ve dünyanın en popüler yazarlarından. 2002 yılında 94 yaşında öldü ama onun hikâyeleri bütün dünyada anlatılmaya, okunmaya devam ediyor. Onun anısına beş milyon kronluk bir edebiyat ödülü veriliyor ki dünyanın çocuk edebiyatı dalında verilen en büyük ödülü, bir nevi Nobel''i. ... 1907''de İsveç''in küçük bir kasabası olan Vimmerby''de doğan Astrid Lindgren okuma ve yazmaya meraklı ve şehrin ilk kısa saçlı genç kızı ünvanını kazanacak kadar sıradışı biriydi. 1940''ların feminist kuşağından gelen Lindgren, Pippi''yi kaleme aldığında ne yazarlık tecrübesi vardı ne de yazar olmak gibi bir kaygısı. 1945''lerde iki çocuk annesi olarak, ağır bir ateşli hastalık geçiren ve aylarca yatağa bağlı kalan yedi yaşındaki kızını bir parça eğlendirmek için, kendi çocukluğundan, özlemlerinden yola çıkarak ona kendi...

Roma'ya Doğru Haykırış

(Chrysler Building'in üst katından) Binalar binalar usulca yaralanmış Güneşten kılıçlarla inceden Mercan bir elle çekiştirilip örselenmiş bulutlar, Alevden bir çekirdeğin ağırlığını tadan bir elle, Camgözleri andıran arsenik balıkları Camgöz balıkları, gözyaşı damlacıkları gibi, bir artışı kökleştirmek için, Ve yaralayan güller, Kan borularına oturmuş iğneler Düşman dünyalar ve şiirle örtük aşklar Hepsi de üstüne yıkılacak senin hepsi de, büyük kubbenin üstüne Görüyorum -bir adam göz kamaştırıcı bir güvercinin üstüne işiyor- Binlerce çanla çevrili kubbe. Çünkü hiç kimse kalmadı ekmeği, şarabı bölüşecek Hiç kimse ölümün ağzında ot yetiştirecek Hiç kimse dinlenmenin dokusunu liflerine ayıracak Hiç kimse fillerin yaralarına gözyaşı dökecek Sadece bir milyon demirci vardı sadece Geleceğin çocukları için zincirler döğen Bir mi...

Tahterevalli

iyice görüyorum artık düzeni. orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda, aşağıda da bir çok kişi. ve bağırıyor yukardakiler aşağıya: "çıkın buraya gelin ki, hepimiz olalım yukarıda." ama iyice gözlediğinde görüyorsun, neyin saklı olduğunu yukardakilerle, aşağıdakiler arasında. bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta. yol değil ama. bir tahta bu. ve şimdi görüyorsun açıkça; bu bir tahterevalli tahtası. bütün düzen bir tahterevalli aslında. iki ucu birbirine bağımlı. yukardakiler durabiliyorlar orada, sırf ötekiler durduğundan aşağıda ve ancak; aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece kalabilirler orada. yukarıda olamazlar çünkü, ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı. bu yüzden isterler ki; aşağıdakiler sonsuza dek hep orada kalsınlar. çıkmasınlar yukarı. bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden. yoksa durmaz tahterevalli. tahterevalli. evet, bütün düzen bir tahterevalli. Bertolt Brecht