Asker Yolu Gözlemek



Zorlu süreci atlatmaya çalışırken, bütün hayatınızı alt üst eden bu gerçeğin, düşüncelerinizden çıkmama durumudur asker yolu beklemek. Yıllarca bununla alakalı bir şeyler okuyup, duyarsınız, denk gelirsiniz, ama bir gün durumun bizzat içine girildiğinde; okunulanın, duyulanın, denk gelinenin hiç bir anlamı kalmaz çünkü; bizzat yaşıyorsunuzdur, ve bağımlılığınız ne kadar büyükse, o kadar zorlu atlatacaksınızdır bu süreci.

4 yorum :

Yol Arkadaşım Metrobüs

Bu notu çalışmaktan bedeni iflas etmiş, kafası çalışmayan bir insan olarak yazıyorum.
Bazı günler altı, bazı günler dokuz ve haftanın iki günü de onikişer saat çalışan ve günlerdir izin kullanmayan bir Belma olarak yazıyorum. Parmaklarımın bile yazı yazmaktan bıktığı, gözlerimin bilgisayar ekranına bakmaktan renginin değiştiği (morumsu, kırmızımsı ) İstanbul'da metrobüsün bile trafiğe takıldığı  en az 5 saatimin yollarda geçtiğinden bıkmış bir Belma olarak yazıyorum. Avcılardan binen yolcuların eğer oturacak yer kalmadıysa indiği, fakat ara duraklarda metrobüse binmek için şekil değiştirdikleri şehirdeyim.  Ah metrobüs yaktın beni. Ankara'da olsan trafiğe takılır mıydın acaba merak ediyorum.!!
Okula ilk başladığımdan Ankara'dan nefret ettiğim, böyle şehir mi olur diye söylediğim günleri şimdi mumla arıyorum.
Eğer tek bir gün bile iznim olsa koşa koşa soluğu Ankara'da alacağım. 
Yani özledim. Ankara'da ki ve Ankara'ya gidecek arkadaşlara selamlar. 
Bu soğuk havada; Ankara şimdi bir başka güzel!
İstanbul'u seviyorum ama Ankara'ya karşıda boş değilim. =)

(Saçmalanmışlık)

0 yorum :

12 Eylül'ün 'Günah Keçileri'

'At izinin, it izine karıştığı' bir bir dönemdeyiz. Fakat ben günümüzden daha çok çizgiyi biraz geriye çekmeye ve bağlayabilirsem gene konuyu edebiyata getirmeye çalışacağım.
12 Eylül askeri darbe sonrası 'sol' un -ki gerçek bir sol'dan bahsediyorum bu günkü gibi içi boşalmış bir süs unsurundan değil- 'cadı avı' ile dağıltılmış, yıkılmış ve üstünden silindirle geçilmiştir.

İşkenceler, tutuklanmalar, faili meçhuller... İşin garip yani 12 Eylül sonrası ' gerçekten geri çekilmiş' ve 'kendi içinde de çözülmüş' solcular ortaya çıkmıştır. Zamanla 'liberal' görüşe dönen bu isimler, o yıllardan bu güne kadar ' solun günah keçiliğini' yaparak, itiraflar üstüne itiraflarda bulunmuşlardır.

'Bir rüyadan uyanmış' olan bu uyurgezerler, her TV kanalında ' günah çıkarmalarına' izin verilerek ' Ne boktan işlerdi' diye kendilerini bile aşağılamış, ülkenin bugünkü ' at, it izi muhabbetine ' adım adım taş döşemişlerdir.

Ve ortaya 'günah keçileri' sayesinde melez, ne idüğü belirsiz kavramlar çıkmış ' sol' culuk oynanmaya başlanmıştır.

Tabi bir taraftan dengeler değişimi sonucu son 10-15 yıldır 'kronik' mağdurlar ilan edilmiş, muhafazakar kesimin 'nefes bile ' alamadığı bir ülke görüntüsü yaratılmıştır.

İşte bu 'kronik mağdurlar' bugün zaferlerini ilan edebilirler!

Aynı şekilde 'sol'culuk oynayarak içi boşalmış ne idüğü belirsiz kavramlar arkasından koşanlar da...

Buradan edebiyata kayacak olursak, Türk Edebiyatının önemli eleştirmenleri arasında bulunan Fethi Naci, 12 Eylül romanları için , gerçekten 12 Eylül-12 Mart  ile yüzleşen bir roman örneğin çıkmadığını söyler.

Çünkü bu romanlarda işçiler ve devrimciler ya 'idealize' edilerek verilmiş ya da olabildiğince ' günah çıkarma' yönlü ' aşağılanmışlardır.'

Örneğin Pınar Kür'ün Yarın... Yarın (12 mart) romanındaki karakterin, bir ev satın almamak istememesini, kavgaya sırtında bir yükle girmek istemeyen biri olarak göstermesi, gerçeklerden çok uzaktır. Bir kişinin 'evi olmasını' istemek kadar dünyada 'doğal' bir istek yoktur. Devrimciyi böyle göstererek 'idealize' etmekten ve gerçeklerin dışına düşmekten başka bir şey yapmamış olur yazar.

Ya da Mehmet Eroğlu'nun Adını Unutan Adam romanında, Ali adlı karakterin, kaçarken, marulların üstüne basmamak için yönü değiştirmesini ve vurulmasını da gerçekçi bulmaz. Romancı bu 'durumu' Ali'nin babasını çiftçi olmasına bağlar.

Tahsin Yücel, Ahmet Altan için eleştirilerini ise 'devrimcileri' aşağıladıkları için yapar. Tahsin Yücel'in Peygamberin Son Beş Günü ve Ahmet Altan'ın Sudaki İz (12 eylül) eserlerini kıyasıya eleştirir. Bu eserlerdeki karakterler 'devrimci' gençleri, düşünceyi yansıtmadığı gibi kurulu düzenin siyasetine da bilinçli veya bilinçsiz şekilde katkı bulunmaktır.

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi Türkiye sadece siyasi alanda değil edebi sahada da 'geçmiş' ile yüzleşmekte sınıfta kalmıştır.

Bu gün 12 Eylül (12 mart) romanları okunmuyor. F.Naci bunu, estetikten yoksun bir edebiyat eserinin en yüce ülküleri yazsa bile geleceğe kalamayacağı görüşü ile açıklıyor. Nitekim ben de bu görüşe katılıyorum. Sevgi Soysal  ve Tanpınar'ın okunma oranları buna somut örnek olabilir.

Sonuçta olarak bugün 12 Eylül romanları 'özel bir ilgi' dışında okunmuyor. Tarihimizin belki de 'dönüm' noktası olan bu tarih - yazının girişinde de sözünü ettiğim gibi- sadece bir zamanlar, sıcaklığını korurken, ele alınmış ve yüzeyselliklerle dolu bir sürü roman bırakmıştır arkada.

Oysaki 'gerçek bir yüzleşme' ile romanlarımızda bu dönem ele alınsaydı, Türkiye bugün bu noktada olur muydu? Çünkü edebiyat bir milletin en önemli kollarındandır.

Roman deyip geçemeyiz!

Öyle olmasaydı Alman Faşizmi önce sanatçıları ve yazarları yola getirmek için sıkı önlemler almaz, binlerce kitabı yakmazdı!

Tabi daha sonra edebiyatımızda 'Orhan Pamuk' parıl parıl parlamıştır.

O.Pamuk 'edebiyatın' görevinin 'eğlendirmek' olduğunu söylemesi de manidardır.

Tekrar ana soruna dönersek, gerçekten güçlü bir edebiyat lazım bize, özellikle de bu günlerin içinden 'Gezi' ruhunun galip çıkmasını istiyorsak... Geçmişteki dönüm noktalarını günümüz gençlerine, insanına taşıyamayan, tozlu raflarda kalmış bir edebiyattan ders çıkarmamız gerekiyor. Sözün 'en güçlü silah' olduğunu asla göz ardı etmemiz gerekiyor.

 Naci'nin sosyalizm için söylediğini ben  biraz daha değiştirerek söylemek istiyorum :

'Edebiyatın dünyayı değiştirebilecek en güzel düş olduğuna inanıyorum...'

Kaynak için: Fethi Naci, 100 yüzyılın 100 Türk romanı, İş Bankası Yayınları.








0 yorum :

Marşmelovca



Fazla ilginin insanı bunalttığını duymuştuk. Birde ilgilenmemenin (ilgilenilmemenin) kişilik üzerindeki olumsuz etkileri var.
Bugün ki yazımızda fazla ilgi bekleyen sevgilinin bünye üzerindeki etkilerinden bahsedeceğiz. Konuyu işlerken bu sorulara cevap arayacağız. Ve cevapları ararken de görmüş olduğunuz içerik düzeninden yararlanacağız.
Cevaplandırılacak sorular                                                          içerik Düzeni
1.Sevgili nedir?                                                                               1.Sevgili
2. Sevgili Neden Vardır?                                                                 2.Sevgili Neden Var
3.Kimden Sevgili olur?                                                                    3.Sevgili dediğin Kimden olur
4.İdeal Sevgili Nasıl Olur?                                                               4.ideal Sevgili
5.İlgi Nedir?                                                                                    5.İlgi
6.İlgi Kime Gösterilir?                                                                      6.İlgi Kime Gösterilir
7.İlgi Beklemek Doğru mudur?                                                         7.İlgi Beklemek
8.Erken yatan erken kalkar                                                               8.Erken yatan erken kalkar
    Körle yatan şaşı kalkar,                                                                   Körle yatan Şaşı kalkar
    Dal sarkar, Kartal kalkar,                                                                Dal sarkar kartal kalkar
    Bide çok severken götü kalkar mı?                                                  Bide çok severken götü kalkar

Şimdi ilk sorumuz olan sevgili kimdir sorusuyla yazımıza başlayalım.
Sevgili; sen nefes aldığında sevdiğinin senin aldığın nefesi vermesidir. Sabah attığı günaydın mesajıyla güneşi gözlerinde doğruna, iyi geceler dediğinde yıldızları parmak uçlarına döken kişidir. Birde gülünce gözleri kaybolan sevgililer vardır ki onlarla komedi filmi izlemek tam bir zulümdür.
İkinci sorumuz olan sevgili neden vardır sorusuyla yazımıza devam edelim
Artık “sevgili olma” yaşının on ikiye düştüğünü göz önünde bulundurarak bu sorunun cevabını beli yaş aralıklarına göre vermek istiyorum.


12-16:   Bu yaş aralığında amaç mesajlaşmak, erkek tarafının gösterdiği kıskançlık ve sahiplenme duygusunun aşk sanılmasıdır. Kendi çıkarlarının tehdit altına girmesi durumunda smsler biter,     dakikalar söner, sevgili gider aşk biter.

17-19:     En güzel halidir aşkın. Bin bir bahaneyle eve geç gitme, gördüğün rüyaları devam ettirmeye          çalışma ve dudağının kenarında bir gülümsemedir. Kalbin gider, bir daha gelmez.

20-25:  Kalbin gidip yola mantıkla devam edildiği bir dönemdir bu. Deneme aşamasını geçen flörtleşmeler sonucunda sevgili adayları kriterlere göre ayrılır ve en çok yıldızı alan kişi sevgili koltuğuna oturtulur. Olurda geçmişten kalma kalp kırıklarınız varsa kel ve melhem arasındaki ilişkiyi uygularsınız kendinize. O  12 ila 19 yaşları arasında yaşanılan  ilişkiyi beklersiniz. Beklersiniz. Bek… öylece kalırsınız, bulamazsınız. Çünkü karşınızdaki artık yaşını başını almış kendi sorumlulukları olan bir insandır ve size ayıracak çok fazla vakti yoktur.

26-30:  Yirmili yaşlarda bir sevgili bulduysanız evlenir mutfak önlüğünü boynunuza asarsınız. Bu kadar. Aşk dediğin ne ki?

Sevgiliyi yaş gruplarına göre ayrıldığımıza göre şimdi de sevgili neden vardır sorusuna gönlümüzden geçen cevabı verelim.
Eğer marşmelov  gibi bir insansanız; elini tutmak birlikte film izlemek, gülümsemek ve sesini duymak için vardır sevgili. Kirpiğinin ucunda sakladığın adamın seni aramasını saniye saniye beklemektir. Yani sevgili araması için vardır. Sevmesi için vardır. İlgilenmesi için vardır.
Ama marşmelov gibi değilde Tarhana gibi bir sevgiliyseniz durum değişir.  Dışarıya çıktınızda size eşlik etmesi için vardır sevgili, ya da grip oldunuz burnunuz akıyorsa sevgili iyi çorba yapmalı. Zaten o yüzden vardır. Sizi rahatsız eden olursa söylemek için vardır sevgili. Ya da öğrenciyseniz ve evde kalıyorsanız bulaşıkları yıkatıp evi temizletmek için vardır sevgili. Biriken ödevleri yaptırmak için bulunan sevgililerden bahsetmiyorum bile.
Ama sevgili yanında gözlerinizi kapatabilmeniz için vardır. Marşmelovca yani. Belki.. Kim bilir.
Üçüncü sorumuz olan kimden sevgili olur ile yazımıza devam ediyorum.
Sevgili; “ya çişim geldi tuvalet bulalım!” diyebileceğiniz kişiden olur. Ya da farklı takımları tutuyorsanız bile el ele yürüyebilmektir derbi akşamlarında. Bakınız FB – GS derbisi sonrası ben ve ben.  Gece uyurken dişlerinizi sıkma huyunuz varsa, uykusundan uyanıp kenetlediğiniz dişlerinizi açmaya çalışan kişiden de sevgili olur. Eğer benim gibi sabah ezanından korkuyorsanız hatta duyduğunuzda yastığınıza sarılıp ağlayabilecek duruma gelebiliyorsanız aradığınızda korkma ben yanındayım diyen biri varsa çevrenizde kaçırmayın. Bağlayın, sizi sevene kadar bodruma kitleyip aç susuz bırakıp kendinize sevgili yapın onu.

Dördüncü soruyu neden yazdığımı bilmiyorum ama üç ve dördü alt başlıklar olarak işleyebiliriz. İdeal sevgili seni özledim demenize izin vermeyen kişiden de olabilir. En azından sizi aramak için attığınız beni arar mısın mesajını beklemeyen kişi olabilir. Olur yani ya da boş verin ideal sevgiliyi. Mısır patlatın çay için uyuyan kedinizin dilini onu uyandırmadan ağzından dışarı çıkartmaya çalışın.

Bu işlediğimiz yere kadar bir ara özet yapacak olursak..
Sevgili nedir, neden vardır, kimden sevgili olur ve ideal sevgili kimdir sorularına cevap aradık. Bulduysak ne ala, bulamadıysak çay içeriz =)

Yaptığımız ara özetten sonra yazımıza beşinci sorumuz olan İlgi nedir sorusuyla devam edelim.
İlgi; dikkati öncelikle belirli bir şey üzerinde toplama eğilimi; kimyasal koşullar eş ya da birbirine çok yakın olduğunda öğelerin birbirleriyle birleşmede gösterdiği seçicilik. Buradaki tanımdan da gördüğümüz gibi  ilgi birbirine yakın olma durumudur. Bunu ara özetten önceki sorulara bağdaştırıcak olursak; sevgili dediğin ilgi göstermeli. Sesini duyurmak için akşamın 6’sını beklememeli. Kendini naza çekmemelidir. Tirip atıyorsak katlanmalı yok efendim çekemiyorsa gidip çim adamım Gözlük Efendiyle birlikte olamalıdır.

Altıncı sorumuz olan ilgi kime gösterilir sorusuyla devam ediyorum.
Anneye, babaya, mümkünse kendinizden küçük kız kardeşinize, eşinize, dostunuza ama en çok sevdiğiniz kadına ilgi göstermelisiniz. Neden diye sormayın, çünkü bi kadının ilgiye ihtiyacı vardır. Ekmek gibi su gibi çikolata gibi daha ne diyeyim. Arkadaşının aldığı çantayı anlatır bir kadın, ya da okuduğu bir makalede geçen istatistiklerden bahseder. İlgi alanı neyse ondan konuşur bir kadın. Bazen saatlerce burçlarınızın uyumuna bakar bazen de sevdiğiniz takımın maçına bilet bulmaya çalışır. Kadınlar farklıdır. Önemli olan budur.  Bunu bilmek gerek, yok ben kadınları anlamıyorum, yok efendim çözemiyorum demenin alemi yok, basittir kadınlar. Sevin, ilgi gösterin elini tutun.  Aldatmayın, yakın arkadaşlarıyla çok samimi olmayın gibi maddelerde var ama onları yazmak istemiyorum. Birde çikolata alın.

İşte can alıcı sorumuz. İlgi beklemek doğru mudur?
Boşuna uğraşmanın alemi yok, eğer değişen bişeyler varsa hiç bir şey eskisi gibi olmuyor.  Başlarda sürekli soruyorsun. Beni neden aramıyorsun? Neden ilgilen miyorsun eskisi gibi? Cevaplar hep aynı. Belki beni özlemiştir diye sorarsınız kendinize. Ya da aramamasına sebepler  bulursunuz kendinizce. Araba çarpmış olabilir, uyuya kalmıştır, yoğun bakımda da olabilir. Belki de birine bişey olmuştur. Tuvaletin deliğine mi düştü acaba? Yahu ne olduda sesimi duymak istemedi bu saate kadar? Yani mutlaka başına çok kötü birşeyin geldiğini düşünürsünüz çünkü başka açıklaması yoktur sizin için. Ama bu size göre öyledir  O sadece kafasını dinlemek istermiştir. Peki dersiniz çünkü daha öncesinde bu konuda çok kavga çıkmıştır, sıkılmışsınızdır. Bunalmış hatta umursamaz olmuşsunuzdur. İşte o noktadan sonra ilgi beklemekten vazgeçersiniz. Yani ilgi gösterenden beklenir. Sorunun cevabı bukadar açık. Ve sonraaa hiç beklemediğiniz anda bir telefon gelir ve zaman istenir, ara verilir, gider ve sen bir daha dönmeyeceğini bilirisin. Zaten çayında soğumuştur artık.  Geri dönersin, yıllar önce dinlediğin şarkılara myy-Seni tanımayan yok bu şehirde. Güzel şarkıdır yani bence, dinleyin diye tavsiye etmem ama güzeldir.

Ve son  soru: Erken yatan erken kalkar,  Körle yatan Şaşı kalkar, Dal sarkar, Kartal kalkar, Bide çok severken götü kalkar mı?               
Bu sorunun cevabı kesinlikle evettir. Sakın çok sevdiğinizi belli etmeyin, çağırırsa gitmeyin, naz yapın küsün, ama sevdiğinizi belli etmeyin. Daha ne diyim. Soru yeterince açık. Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı yine, çarpıntı olsa gerek bunun adı. Ben bari şu eşyaları kaldırayım kitaplıktan fotoğraflar mumlar, ayıcıklar filan, büyütülecek bir şey yok. Aynamdan adınıda sileyimde her sabah kalkınca görmeyim.  Bitti.
 Bi özet yapacak olursak, sizin yaşınız kadar deneyiminiz var özetinizi kendiniz yapın.
 Çalışma yaprakları ve deneme testini daha sonra yazarım.

Aramalarını sessize aldım. Belki ararsın diye. Kal gülümsemeler içinde. Selametle.

0 yorum :

Naziler ve Zulümlerine Bir Yolculuk - Auschwitz Toplama Kampı

Paris'te insanlar en çok ' nereye gitmek istiyorsun?' gibi sorular soruyorlardı. Oysa ben Paris dışına çıkmayı planlamıyordum, yani öyle bu ülke senin o ülke benim gezmeyi. Gerçekten tüm kışı Paris dışına çıkmadan geçirdim. Fakat aklımda hep bir istek vardı: Mümkün olursa, şartlar el verirse  Nazi kampı gezmek, görmek.

En büyük Nazi kampı Auschwitz-Birkenau ,Polonya'nın Krakow şehrinde yer alıyordu. Tek başıma çıktığım Doğu Avrupa yolculuğum böylelikle başladı.

Krakow Havalanına indiğimizde ben tektim ve sırtımda çantamla 'yeni bir yolculuk' peşindeydim belki de 'en istediğim yolculuklardan biri'... 'Goodbye Lenin' adlı hostelde yerimi ayarlamıştım.İner inmez, Batı Avrupa'dan farklı bir kültürün içinde olduğumu fark ettim. Evet, gerçekten 'Avrupa' kavramı varsa, artık uzağındaydım. Kötü manada söylemiyorum hatta olumlu bu, çünkü sadece batı değil işin içine doğu kültürünü de almış olan Krakow'u, Prag'ı ben çok sevdim.

Krakow küçük, canlı, temiz, aydınlık bir şehir. Polonya'nın Varşova'dan önce başkenti olan şehir. (?) Faytoncular, restaurantlarla çevrili güzel bir meydanı var.

Kamp gezisi için hostelim bana bir gezi turu ayarladı. Böylece Krakow'dan yaklaşık 1 saat uzaktaki kampa, özel araçla gittim ve rehber hizmetinden yararlandım.  (25 euro-120 zloyt civarıydı yanlış anımsamıyorsam)

Kampa vardığımızda ilk başta diğer turlarla gelen kalabalıkla karşılaşınca ne yalan söyleyeyim biraz hayal kırıklığı yaşadım. Kafamda 'Acaba çok mu ticari bir yere geldim?' sorusu oluştu. Rehberimizi dinlemek için kulaklarımızı aldık, cihazlarımızı ayarladık ve tur başladı. Bu düşüncem kapın kapısına gelince son buldu.

Kapın kapısında ilk karşılaştığımız Naziler'in ünlü sözü oldu: Arbeit Macht Frei ( çalışmak insanı özgürleştirir)
Öğreniyoruz ki, bu yazıyı görebilen insanlar aslında 'şanslılar!' en azından '3' ay daha çalışacak ve yaşamda kalacaklar, sonrası ise 'ölüm kampı'nda ölümle yüzleşmek olacak. Neden şanslılar? Çünkü dünyanın birçok yerinden getirilen insanların çoğu daha bu yazıyı bile görmeden ' öldürülüyorlar'dı.

İşte bu yazının altından geçerek, kampa giriş yaptık ve ben daha bu yazı ile çok etkilenmiş, az önce kafamda oluşan 'olumsuz' sorulardan çoktan kurtulmuştum.

Kamp, içinde en fazla üç katlı yapıların yan yana ve karşı karşıya inşa edilmesi ile oluşturulmuş. Çevresi yüksek ve dikenli tellerle çevrili; ayrıca gözlem kuleleri var.

Hiçbir şey değiştirilmemiş, her şey olduğu gibi korunmuş.

İlk durağımız, resimler, panolara yazılmış yazılar ve haritaların olduğu bina. Bu binada Siyah- beyaz, çok büyük resimlerle karşılaşıyoruz. Hepsi dramı yaşamış insanları gösteriyor. Hele bir resimde beni çeken bir kare vardı ki asla silinmiyor gözlerimin önünden: Trenden sayısız insan indirilmiş, mahşer yeri, Naziler etrafta, insanların ellerinde eşyaları, kadın, erkek, çocuk... bir çift, el ele, karşı karşıya durmuş, göz göze, ayrılacaklar belli ki, belki bir daha, o kareye yansıyan an dışında birbirlerini hiç görmediler... ve öldüler.

Kampın yönetim haritası duvarda. Bu kamp en büyük Nazi kampı olduğu için diğer kamplar buradan yönetiliyormuş. Haritada Auchwitz'i merkez alınarak etrafından beyaz oklarla tüm diğer kamplar işaretlenmiş.

Bir harita daha, yanlış anımsamıyorsam Amerika'nın kampın uydudan çektiği haritası, sanırım bombalanması için çalışmışlar.

Ve küller, uzun, büyük bir camın içinde sergileniyor.

Diğer bina, eşyaların sergilendiği kısım. Hani çok insan çok insan öldü deniliyor ya hep  - ki günde 400 kişinin imha edildiğini, öldürüldüğünü öğrendim- eşyalar bunun somut kanıtı oluyor. Ayakkabılar, bavullar, gözlükler, çocuk kıyafetleri, banyo eşyaları, taraklar vb. o kadar çok ki, o kadar çok ki... O zaman anlıyor insan, evet çok, çok insanı öldürmüşler!

Bavulların üzerinde insanların isimleri, soy isimleri yazıyor, bazılarından nereden geldikleri...
Büyük bir yağma uygulanıyor Naziler tarafından kampa gelen insanlara... Bütün değerli eşyalara Nazi askerleri el koymuş.

En çarpıcı, en vahşisi, kadın saçları... Tonlarca... kampa giren kadınların saçlarını sıfıra vuruyorlar peki neden saklamışlar derseniz...( 7 ton) Alman tekstili için derim ve kanınız donar. Evet, havlu,halı  gibi eşya yapımında, kadınların saçları kullanılmış...

Bir diğer bina, hapishane yada işkence binası... Bazı yerlerde fotoğraf çekmek yasak. Rehberimiz bunu 'burada bir katliam olmuştur ve saygı duyulmasını rica ederim' diyerek açıklıyor. İşkence binası bu resim yasağı olan yerlerden. Küçücük, ışıksız, karanlık, işkence odaları...

Başka bir binada sağlı, sollu insan resimleri. Kadınlar ve erkekler. Kamp üniforması ve fişlendikleri renkler ile. Formanın üzerindeki ek kumaşın rengi insanların hangi nedenle orada bulunduklarını gösteriyor. Mor, eşcinsellere ait örneğin, kırmızı devlet adamlarına...

Herkesin resimlerini çekmemişler çünkü masraflı bir işmiş sosyopat Naziler için.

Resimler beni çok çarpıyor, çünkü bu insanlar, bu yüzler, hepsi bir cinnetin eşiğindeler sanki ya da her şeyden habersizler, gülümseyenler olmuş fotoğraflarda ama neden, nasıl bilinmez...

İnsanların kaldıkları yerler... çok ilkel, şartlar çok kötü... Kampa zorla tuvalet yapılmış...
Bir Nazi yöneticisinin odası ise olduğu gibi korunmuş, Hitler'in resmi duvarda.

Burada bir bilgiyi paylaşmak lazım 'Hitler' bu kampa hiç gelmemiş, kampı hiç ziyaret etmemiş. Oysa dünyanın en büyük Nazi kampına gelmemesi şu sözü mü anımsatıyor:

  • Zayıfa acımak doğaya ihanettir.

Gezimiz adım adım açılıyor ve her farklı binada biraz daha sarsılıyoruz, sanki azdan çoğa artan bir doz olarak çoğalıyor acı ve yutkunmak zorlaşıyor.

Kamptan kaçma girişiminde bulunanların çok ağır cezalara çarptırıldığını öğreniyoruz. örneğin kışın ortasında kampın merkezinde, karda, aç, susuz günlerce -ölene kadar- tutulan insanlar...

Müzik çalındığını öğreniyoruz kampta... Bir orkestra olduğunu... Nazizm bir başka sosyopatlığı...

İnsan seçimi, yani yaşayacak ve öleceklere karar veren, Dr. Josef Mengele'dir. Dr. önüne getirilen - güya sağlık kontrolü olan bu işlem- insanlara, Mengele hiç muayene etmeden, ölsün, kalsın gibi kararlar vermiş.

En son duraktan bir önce artık dozun en fazlası ve en merak edilen kısma geliyoruz: Fırınlar ve gaz odası...
Fırınlar raylı sistemlere oturtulmuş, korkunç çok korkunç! İki fırın yan yana, küçük,basık bir yapı içindeler. Aslında fırınların çoğu 'imha kampı olan' Birkenau'da bulunuyormuş. Oradan da geriye sadece yıkılmış bir bina enzakı kalmış.

En son durağımız ise 'katliama maruz' kalanlar için yapılan anma, tören alanı...

İnanılmazdı, o insanlar sanki orada, eğer bir gün Auschwitz'e yolunuz düşerse, çığlıkları, annelerine sığınan çocukları, korkulu gözleri, Nazi ayak seslerini, işkencede cinnet geçirenleri, sessiz ağlayanları duymamanız, gözünüzde canlandırmamanız imkansız...

Hatta gezerken kendimi orada olan bitene şahit olmuş bir insan gibi bile duyumsadığım anlar oldu.

Ben çok uzun süre bu görüntüleri -gözümü ne zaman kapatsam- göz kapaklarımın arkasında taşıdım...

Bir insanlık dramından daha çok ' insanlık vahşeti' ya da sözcüklerin tarifsiz kaldığı bir şeyler yaşanmış bu kamplarda... insanın insana en büyük zulmü yaptığı daima bir gerçek ve somut hali...

Bir kez daha anladım ki 'iktidar gücü' korkunç  zehirli bir duygu...

Eğer yolunuzu yurt dışına çevirme imkanlarını elinizde bulunduruyorsanız mutlaka bir gün 'insanlık' için kamplardan birini görmelisiniz derim.

Birkenau da gezdikten sonra - onu Kamplar 2 şeklinde yazmayı düşündüm- şöyle bir tespitte bulundum:

Eğer ben bir ülkenin başında olsaydım, ibretlik için buraları gezerdim daha da ileri gidersem halkım bana 'dikta' diyorsa, Nazilerle aynı adla anılmamak için ve sırf onurum için istifa ederdim... Çünkü bu 'korkunç' ve 'insanlık dışı' bir şey...




not: kampta birçok resim çektim fakat bilgisayarım arızalanınca hepsi elimden uçtu gitti, o resimleri paylaşmak isterdim fakat şartlar...

0 yorum :

Yaşar Kemal'in son romanı ' Tek Kanatlı Bir Kuş'

Yaşar Kemal Türk Edebiyatı'nın  en iyi yazarlarındandır hatta benim için en iyi yazarıdır.

Müthiş bir dil, gözlem gücü, yaşanmışlıklardan süzülmüş bir edebiyat ve her şeyden önce 'insan'ı tam bir 'ustalıkla' anlatır. Çukurova köylüsü Fethi Naci'nin deyimiyleYaşar Kemal'de adeta 'ete kemiğe' bürünür.

Yaşar Kemal'i- tıpkı bir Dostoyevski gibi- edebiyatta ' büyük yapan, unutulmaz yapan' ona ' taç giydiren' bence 'insan'ı anlatmasındaki başarısıdır.

İnce Mehmet, Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır, Binboğalar Efsanesi ve niceleri...

Ne güzel destanlaşır onun kaleminde doğa...

Yapı Kredi Yayınları önünde durmuştum. Gözüme bir kitap reklam ilişti ' Yaşar Kemal'in son romanı, korkuyu yazdı ' gibi bir şeydi reklamda yazan. Okumuştum, hatırlıyorum, Y. Kemal roman yazıyor diye. Çok heyecanlanmıştım.

Hemen içeri girdim, kitabı aldım. Aldım almasına ama şaşırdım.

Kitap 72 sayfa fakat o kadar iri puntolarla yazılmış ve satır aralıkları geniş tutulmuş ki, kitap 35 sayfa var yok.

Düşündüm kaldım, İnce Mehmed'i -ki 4 cilttir- yazmış Yaşar Kemal, nasıl olur da son romanı böyle olur?

Kitap 7 TL, bir de %20 indirim yapmışlar hemen.

Sonuçta dün gece bitirdim kitabı. Kitap bir deneme çalışması gibi adeta, hani böyle bir öykü ya da bir yazı yazmak istersiniz de müsveddeler üzerinde deneme yaparsınız, onun gibi.

Yaşar Kemal, hiçbir şeyi oturtamamış, olay yok, kişilerin çizimi zayıf, yer yer çok iyi gidiyor derken, çelişkiler var birbiri ardına.

Yani kısaca bir müsvedde. Ne yalan söyleyelim hayal kırıklığı.
Burada hemen şu soru düşüyor akla: ' 1923 Doğumlu, 90 yaşındaki Yaşar Kemal'in yazarlığının göstergesi olabilir mi 'Tek Kanatlı  Bir Kuş' ? Ya da değiştirirsek bu beklenenin altında kalan eser, Yaşar Kemal'in, Yaşar Kemalliğinden bir şey götürür mü? Elbette, hayır.

Ben burada Yapı Kredi Yayınlarını kınadım. Belli ki reklam yapmak ve kazanç için bu çalışma 'şişirilerek' basılmış. Her şeyin değersizleştiği, içi boşaltıldığı ülkemizde bir 'değersizlik' örneği daha.

Duyumum -okumadım- Yaşar Kemal eserin basılmasını istememiş. Bu daha da içimi acıttı.

Sonuç olarak tekrar edecek olursam 'Yaşar Kemal' önünde eğilecek kadar başarılı, Türk Edebiyatının en iyi yazarıdır.

Gelelim kitaba:

Yapı Kredi 'korkunun romanı' demiş ya, ben de okurken üşenmedim kaç kere ' korku, umutsuzluk vb. kelimelerin geçtiğini tespit etmeye çalıştım.Ama önce romanın konusundan kısaca bahsedeyim.

Roman Melek Hanım ve Posta Müdürü Remzi Tavdemir'in trenden inerek istasyonda beklemeleri ile başlar.
İstasyonda kimsecikler yoktur. Birilerinin gelmesi için beklerler karı-koca. Melek Hanım hemen örgülerini çıkarıp örmeye başlar. Bir de kedileri vardır, bir gözü sarı bir gözü mavi, bembeyaz bir kedi. (fakat kedinin romanda işlevi yok, bir iki kere daha lafı geçiyor o kadar)

Remzi Bey, birden istasyon şefini fark eder, yanına gider. Adam lazdır ve şive ile konuşur. Remzi Bey ve Melek Hanım'a çay ikram eder. Demlediği çaya hayran bir adamdır  Sadrettin Bey, kaçak çaydır ve kimi zamanda Hint çayı ile karıştırır.

Remzi Bey 'Yokuşlu'ya atandığını söyler. Fakat Sadrettin Bey, çiftin Ankaraya geri dönmelerini, Yokuşlu'nun üstüne dağ kaydığını, bu yüzden hiçbir aracın artık oraya gitmediğini söyler.

Tam o esnada bir otobüs gelir, karı-koca binip giderler. Yalnız otobüs şoförü 'Bir aydır' hiç kimsenin oraya gitmediğini söyler ve zaten hiçbir araç 'Yokuşlu'nun içine gitmeyi kabul etmez, sadece yakınında bir yerde bırakır. Nitekim Melek Hanım ve Remzi Bey'i de şoför kasabaya yakın yerde indirir ve gider.

Oracıkta kalır karı koca. Kasaba oldukları yerden görünür fakat ne bir ezan sesi ne insan sesi duyulur. Karı- kocanın da eşyaları vardır. Kasabaya gidecek birilerini beklemeye başlarlar.

Melek Hanımla Remzi Bey'in yanına beş kişi daha katılır. Bunlardan biri Yanıkoğlu Hüseyindir. Diğer dördü Almanya'dan işçi olarak gelen iki çifttir. Bu çiftlerden sadece Zeliha ve Hüsam'ın isimlerini biliriz. Diğer karı-kocanın hiç işlevi yoktur romanda.
Zeliha'nın anası 'Yokuşlu'da yaşamaktadır. Zeliha onu görmek için gelmiştir, sekiz senedir annesini görmemektedir ama nafile kasabaya girilemiyordur.
Zeliha bir çılgınlık yapar ve biraz da Hüsam'a inat, kasabaya girer.Fakat bayılır ve Hüsam, Zelihayı sırtına alır, kurtarır.

Ayılınca Zeliha anlatır neler gördüğünü. Özellikle 'kuş'lardan bahseder. O kadar çokturlar ki... Remzi Bey,anlar ki kabasayı 'kuşlar' istila etmiştir. Ve şöyle der:

'Yakında bir tümen asker gelecek, gelecektir, keskin nişancı, namluları havaya dikecek, sayısı ne kadar olursa olsun, ister bulut kadar gökyüzünü örtüp gelsinler, bir tümen asker tekmil kuşları, birkaç günde, çok çok bir haftada avlayabilirler (...) Ecinni kuşlar almış bu kasabayı, hiç mümkünatı yok. Bu encinni kuşlarla bir tümen başa çıkmazsa, bir ordu.'
Romanın sonunda, Zeliha-Hüsam ve diğer çift çekip giderler.Geriye  Melek Hanım, Remzi Bey, Yanıkoğlu Hüseyin kalırlar. Kahve yapmıştır Melek Hanım, üçü kahvelerini içerken bir otobüs yanaşır, içinden yolcular iner, uzun sakallı bir yolcu vardır aralarından. Kasabaya gitmek ister çünkü kasaptan (Aptullah) alacağı vardır. Roman uzun sakallının Aptullah'ın boyununu sıktığını hayal etmesi, fakat bu arada yolculardan Kör Rahminin gerçekten boynuna yapışmıştır- ile biter.

Benim saymam, 'korku' kelimesi 18 kere geçiyor romanda. Korku ile birlikte karamsarlık, umutsuzluk,ürkme gibi kelimeler de var.

Kişiler canlı çizilmemiş ama Melek Hanım'ın anlatıldığı yer güzel. Kısa cümlelerle aklımızda hemen nasıl bir insan olduğu canlanıyor.

Remzi Bey ise çelişkili önce Yaşar Kemal onun çelimsiz olduğunu söylüyor ve dizleri acıyan, karısından korkan, yılgın bir adam profili çizdikten sonra, kitabın sonuna doğru, onun boylu, ince, dik, yakışıklı bir adam olduğunu ayrıca suratında hep sevince , umuda benzer bir tatlılık uçuştuğunu söylüyor.

Mele Hanım, Remzi Bey ilişkisinde de bazı çelişkiler var. Örneğin kitabın başında, taşa oturan Remzi Bey'e bağıran Melek Hanım kitabın sonunda Remzi Bey'in kahvesini unuttu için mahcup olur ve koşarak kocasına kahve pişirir.

Melek Hanım'ın, Zeliha için düşünceleri de değişkendir.Melek Hanım, Zeliha'yı sevmez,anlatıklarına inanmaz hatta kasabaya girince ölmesini ister ama Zeliha ile Hüsam gidince, Zeliha için 'yüreğinin yarısını'alıp gittiğinden bahseder.

İkinci Bölümün başında, ceviz ağacı ve cevizden yapılan sandık tasviri nefistir. Tam Yaşar Kemal anlatımı.

Evet, roman iki bölümden oluşur. Birinci bölüm istasyon kısmı ikinci bölüm 'Yokuşlu' kabasının girişinde olan bitenleri kapsar.

Roman en fazla bir saatinizi alacaktır. Dediğim gibi 72 sayfa gözükse de aslında değil.

Beni romanda en çok çeken şey 'kuşların kasabayı istilası' ve Remzi Bey'in 'bir tümen askerin ya da ordunun' kuşları mutlaka temizleyeceği hakkındaki görüşü.

Müthiş bir alegori olduğunu düşünüyorum burada. Barış ve savaş üstüne.

Ayrıca Melek Hanım ve Remzi Bey, otobüsten indikten sonra daha yanlarına hiç kimse katılmamışken bir araba gelir, durur yanlarında. İçinde siyah takım elbiseli bir adam vardır. O da kasabaya girmek istemiş girememiştir ve Ankara'ya gidip kasabaya girmenin bir yolunu bulacağından bahseder.

Yaşar Kemal'in ateşte, cız diye tereyağı eritilerek yapılan pilav ve birlikte yer sofrasında yenilen yemek sevdası burada da sürüyor. ( Orta Direk )
Ve Çukurova, Türkmenler...

Melek Hanım'ın trende yolculuk ettiği köylülerden şikayeti beni gülümsetti, ' köylülerin vırt vırt osurduklarından bahsediyor.'

Yaşar Kemal severler için,

İyi okumalar...




Foto: Mimar Sinan Üniversitesinde Yaşar Kemal fotoğrafları sergileniyordu, orada çekmiştim.

0 yorum :

Ve son

Aynı zamanda yeni bir başlangıç.
Annem babam ve derya ile başlayan ankara maceram Ayşe, Efe, Ceyhun ve Taner ile sonbuldu. Öncelikle beş büyük boy valizimi özene bezene baktığım aşk menekşemi  ve beni taaa  A.Ş.T.İ’ye götüren sevgili arkadaşlarım Ceyhun ve Tanere çok teşekkür ederim.

Beş yıllık üniversite hayatım boyunca sadece derslerimde değil gerek sosyal gerekse okul hayatım boyunca yardımlarını ve desteklerini benden esirgemeyen, her umutsuzluğa düşüp “yahu bu okul hiç biter mi!” dediğimde bana inanan çok sevgili hocalarım Sayın Yar. Doç. Sami Acar’a,  Sayın Öğr. Gör. Ayşen Akbaş Tuna’ya  ve her dönem başında ders kayıtlarımdaki krediler ve ders seçimlerindeki bocalamamı görüp yardımlarını benden esirgemeyin sevgili hocam Sayın Arş. Gör. Dilek Uslu’ya çok teşekkür ederim.

Özellikle son sene bize evini açarak adeta eve çıkmış hissini bize yaşatan canım arkadaşım Ceyhun Akyüz’e çok teşekkür ederim. Hamam böcekleriyle yaşadığım bol cığlıklı hatta ağlamalı savaşlarımda benimle birlik olup, böcekleri üzerime atmadığın için sana sevgilerimi sunuyorum. Aynı zamanda canım arkadaşım ceyhunun en az kendisi kadar değerli ve tatlı ailesi Nehir Teyzem, Derya Teyzem, Özgür ve Melike’ye buradan selamlarımı gönderiyorum.

Sevgili arkadaşım Taner. Hiç olmayacak bir zamanda bana aldığın çiğköfteler  ve nazımı kaprisimi çektiğin için çok teşekkür ederim. Öpd dersinde o soruları benden alıp alıp ben yaptım demeni unutmuyorum helali hoş olsun =). Ayrıca Rüya çok tatlı bir kız buda ekstra not.

Şortlu Ayşe’m ;) dört yıl birlikte aynı odada aynı ranzayı paylaşmanın mutluluğunu yaşıyorum geri kalan bir yılın büyük çoğunluğunda aramızda Bena vardı. Karda kışta bayırda daha merdivenlerden inemezken köpekleri sevmek için verdiğin mücadeleleri asla unutmayacağım. Birlikte Keçiören’e gitmemizi, doğum gününe yetişebilmek için Bahçeli metrosunun merdivenlerinden üçer beşer atlarken son üç basamakta havada bağdaş kurup popomun üzerine düştüğümü ve metrodakilerde dahil herkesin bana güldüğünü hep hatırlayacağım. Seninle birlik olup emineyi sinir etmemizi ve korkutlarımız aklıma geldikçe gülümsüyorum.

Emoşum canım en ttalım benim belime sarılılp kafamı üst ranzanın demirine vurmama sebep olduğunu günlerce hastanelerde film sırası beklediğimi ve okuldan gelirken kendine aldığın bir bütün piliçi nasıl işhatla yediğini asla unutmayacağım. Adana’da beni misafir edişin için arkadaşlığın dostluğun için "Aşkın kitabı"nı bana zorla izlettiğin için dört yıl boyunca bana yaşattığın tüm güzellikler için, doğum günümde bana bağırıp beni ağlattığın için teşekkür ederim.
Efe seninle çok zaman geçiremedik ama seninle oturup sohbet etmekte çok güzel yemek yemekte çok eğlenceli ayrıca sabahın köründe bana evini açtığın için bu sabah uyanamayıp kedi gibi beni paspasın üzerinde bıraktığın için çok teşekkür ederim.. Şaka tabi iyi ki tanımışım diyorum.

Gökçe  =) Bursa çok güzel bir şehir beni misafir etmen hamama götürüp terletmen çoğu zaman Demirtepe’deki evinin kapısın bana açman çok ince birer davranış çok teşekkür ederim, ayrıca adamına göre davranmayı senden öğrendim haberin olsun.

Birlikte Eymir’e gittiğimizde yaptığımız abur cubur pikniğine ördekleri de ortak etmen çok hoş bir davranış Çağlacım. Beni ingilizce konusunda gaza getirmelerini ve verdiğin dizi/ film önerilerini asla unutmayacağım

Sevgili Gülli’gil. Ne sana ne Leyla Teyzeme hissetkilerimi yazsam yazsam sığmaz buraya. Hele ki o yemekler. Canım kardeşim arkadşlıktan öte gösterdiğin anlayış ve kardeşlik için çok teşekkür ederim.

TarkannnnNNN ;) yakışıklı prensim benim. Küçük kardeşim. Seninle oturup absürt konularda konuşmakta konuşmakda çok eğlenceli içip içip gülmekte. Gece dışarı çıktığımızda abinin yokluğunu hissettirmeyip “Önüne bak yenge.. Bak ya!”  demelerini hiç unutmayacağım hihih =) kuzucum iyi ki tanıdım seni.

Sana ne denir bilmiyorum. Arkadaş, dost, kardeş, psikolog, Bay çikolata, Gölgross yahu ne demeli seni tarif etmek için. Türk Dil Kurumu Emrah Şubesi yeterince hoş bence =) hihihihahhahaa! İmla hatalarımı bulup düzeltmekte üzerine yok. Hem Anaforda hem okulda hem kantinde sana gelin adayları bakarken çizdiğimiz stratejileri asla unutmayacağıma hele ki kuşlara at diye verdiğim bisküviyi asla kuşların göremeyeceği kar yığınına atman! yorum yapmıyorum.

VeeeeEEeeEE

Sevgili Ufuk ve Ozan ve Nilgün ve Bayram ve Salih ve Ceren ve Elif sizleri Taylan sayesinde tanıdım, sevdim. İyiki de tanıdım. Bana eviinzi sofranızı açtığınız için çok teşekkür ederim.

Ve canım sevgilim. Gazi üniversitesinin ve bu beş yılın bana kattığı en güzel yüz, en güzel duygu en güzel Aşk. Onca yıl aynı okulda okuyup, ev arkadaşı olan yakın arkadaşlarımızın evinden çıkmıdığımız halde hiç karşılaşmamamız kader olsa gerek. İyi ki daha önce karşılaşmamışız. Her şey zamanında ve seninle güzel.

Ankara’da ilk günümden son günüme kadar arkadaşlığıyla, arada 2 yıllık reklam arasıyla, baktığın fallarla ve bana yeni bir şehri tanıma fırsatı veren canım arkadaşım Gonca ilk yurt arkadaşım. Seninle geçirdiğim doğum günlerini bana aldığın Nazım Hikmet’in şiir kitabını ve kızıl saçlarını asla unutmayacağım.

Burcu’m kimsenin pek anlayamadığı farklı bi iletişimim vardı seninle.. Mutsuz olduğumda hep sana sığınırdım. Sende elini sırtıma koyardın ben uyumaya çalışırken varlığını hissedeyim diye. Hep hissederdim. Kahve içip dedikodu yapmayı bazen siyasetten ve ahlak anlayışlarında atışmayı hep özleyeceğim.

Esracım  yeryüzünde yalnız gezen yıldızım benim =) her fırsatta kahveni içmeye geliyorum dediğimde beni hiç geri çevirmediğin için en muhtaç olduğum zamanlarda ağlayacak bi yer aradığımda omzunu benden esirgemediğin için çok teşekkür ederim. Seninle aynı sahneyi paylaşmak hep çok güzeldi.. Belki bir gün yine aynı sahnede oluruz.

 2012 yılbaşında Ankaraya gelen arkadaşım Ecem’e teşekkür ederim.

Her fırsatta Ankara’ya gelip beni asla yalnız barıkmayan gerek İstanbul’da gerek yurtdışında hem arkadaşlığını hem kardeşliğini benden asla esirgemeyen kuzenim Emre Demir =)  sadece aile üyem değil, canım, kardeşim yakışıklı arkadaşım taa hatırlamadığım kadar küçüklüğümden bu güne elimi bırakmayan kardeşim unutmayacağım seninle müzik yapmalarımızı =)

Ve son yılımda tanıdığım okula koşarak gelmemi sağlayan ve çok sevgili hocamız Eriman Topbaş’ın o muhteşem ve bi o kadar eğlenceli dersi ÖPD’yi  katlanılabilir kılan  canım arkadaşlarım Özlem Mirza’ya Gizem Akanur’a Remzi Yılmazer’e benden arkadaşlıklalrını ve desteklerini esirgemedikleri için çok çok çok teşekkür ederim. Beşinci yılımın en güzel ve kayda gecebilecek tek mutluluğu sizsiniz arkadaşlar.

Esin, seni ve o muhteşem taklitlerini hep hatırlayacağım. Ve ne  zaman topuklu ayakkabı giysem seni düşüneceğim =)

Hiç usanmadan ve bıkmadan bi kaç saat içinde bana algoritma mantığını öğreten ve  BA ile algoritma dersinden geçmemi sağlayan canım kuzenim Emre’nin  ev arkadaşı Uğur’a çok teşekkür ederim.

Yaşının küçük olduğuna bakmayın, bir çok büyükten daha büyüktür benim minik kızım, hem yiğen olur halasına hem arkadaş hem sırdaş hem de çikolatalı kurabiye olur benim Derya'm. Seni çok seviyorum miniğim. İyi ki varsın ;)

Ve sevgili aile üyelerim beş yıl boyunca maddi manevi desteğini üzerimden eksik etmeyen annem babam ve abime çok teşekkür ederim. Tek bir telefonuma bakıp kurduğum cümlelerden parasız kaldığımı anlaylıp harçlığımı eksik etmeyen canım ablam Pınar Şinik’e Şenay Demir’ e, üniversitenin ilk gününden son gününe kadar okula ve Ankara’ya alışmamı sağlayıp yanımda olduğunu her an hissettiren abim Sakin Fındık’a, amcam Zafer Demir’e çok teşekkür ederim. Psikolojik destkçim Emre Pişkin: sen tek başına onlarca A4’lük not edersin. Seni anlatmak için ne kelimelerim yeter ne bağlandığım internet ağı kabul eder =) seni çok seviyorum. Ve sen her zaman herkesten çok farklısın bunu sakın unutma.. İlk yalnızlığımda ve ailemden uzak ilk doğum günümde beni yalnız bırakmadığın için sana çok teşekkür ederim.
Bu not neden derseniz bu gün diplomamı aldım. Mezun oldum. O kadar..
Öpüldünüz.
(Mezuniyet fotoğraflarım için İrem Güneş'e teşekkür ederim. )

1 yorum :

Turgut Uyar: Göğe Bakma Durağı


Bu akşam saat 18.00'de  İstanbul Modern'nin düzenlediği bir etkinlikle Turgut Uyar'ın okurları bir araya geldi ve şair anıldı.

İkinci Yeni şiirine geçen sene yakından baktık. Baktık diyorum çünkü bir ders olarak işledik ve şiirlerin analizlerini yapmaya çalıştık.  Hocamız neden Türk Edebiyatının en kıdemli türü olan şiirin, İkinci Yeni Dönemini seçmişti? Sorduk.

-Çünkü İkinci Yeni şiiri henüz aşılamamış bir şiirdir, dedi.

Ne yalan söyleyeyim şiir, benim için daha ikinci planda kalan bir alan olmuştur. Roman ve hikayeciyimdir ben. Fakat bu  tespiti anlayacak kadar bilgim vardı.Hocamızın tespiti etrafında şöyle bir düşününce 'Bu günün şiiri İkinci Yeni'nin paltosundan çıktığını  söylemek' gerçekten hiç yanlış olmayacaktır.

Turgut Uyar'a dönersek yani T. Uyar'ı bu kadar sevmeme, beğenmeme ve belki de şiir alanında en tepeye yerleştirmeme, o da şöyle bir olayla olmuştur:

Dediğim gibi derslerimiz  vardı bu konuda. ( yüksek lisans) Kimse bana lisansta İkinci Yeni şiiri öğretmemiştir. Kokuşmuş edebiyat müfredatı M. Akifier ne bileyim A. Haşimlerden geçirir de sizi bir Turgut Uyar'ı anmaktan acizdir. Neyse dersler güzel gidiyor. Hoca dedi ' Geyikli Gece'yi okuyacağız Turgut Uyar'dan. Ayrıca Hocamız, şiirleri önceden okumamızı ve kavramlar üzerinde düşünmemiz istiyordu. Sonuç 'Geyikli Gece' okundu, işledik, konuştuk üstüne, Hoca açıklamalarını yaptı. Yaptı yapmasına ama ben takılı kaldım 'Geyikli Gece'de ve Turgut Uyar'da. Sonrasında hepimizden çalışma istedi. Herkes bir İkinci Yeni şairi seçecek ve şairin şiir poetikası üzerine yazı hazırlayacaktı. İçim içimi yiyor. Turgut Uyar'ı istiyorum ama söyleyemiyorum bir türlü. Bir arkadaş daha düşünüyor ama o sesli dile getiriyor duygularını. Hoca diyor düşünün taşının haftaya söyleyin. Sonuç, haftaya arkadaşım vazgeçmişti T. Uyar'dan ve ben o anda 'Ya ben yapsam' diyebildim; çalışma benim oldu.

Korkulu Ustalık'ı, (YKY, Haz. Alaattin Karaca) baştan sona okudum. Belirtmem gerek ki, Turgut Uyar bir poetika yazmamış aslında, diğer İkinci Yeni şairleri gibi ön planda da değil, sessiz, sakin bir insan. Alaattin Hoca, Uyar'ın yazdığı tüm yazıları ( dergi, gazete vb.) derleyip, toparlamış.Böylece ortaya 'Korkulu Ustalık' çıkmış. Kitabın adının bir anlamı var.

Korkulu ustalık: Uyar, şiir düşüncelerini açıklarken, şair usta olmaktan korkmalıdır diyor. Ustalık övünülecek  bir durum değil, o kişinin ulaştığı en üst yer olup ondan sonrasının olmamasıdır diyor. Dört başı mamur değil üç başı mamur şiirler yazmayı istiyor. Yani şiir hiç bitmesin, çalışmak, şiirin üstüne düşünme hiç bitmesin istiyor.

Uyar'ı çok seviyorum. Sadece şiirini değil, ben Uyar'ı gerçekten seviyorum. Sanırım yaşıt olabilseydim onunla, ya da aynı dönemde çevresinde bulunabilseydim, aşık olurdum... Cemal Süreya tam aşk şairidir, Edip Cansever hep burjuva, İlhan Berk asi ve anlaşılmaz, çok burnu havada, kendini beğenmiş. Oysa T. Uyar en sakinleri, en düşüncelileri, en geri planda kalmayı seçen aralarında ama deyim yerindeyse ' şiirin de en güzeli onda.

Etkinlikte T. Uyar'ın bu yönüne değinildi. Yaşasaydı asla gelmeyeceğini, şiiri hakkında konuşmayı sevmediğini, övülmekten çok sıkıldığını...

Tomris Uyar, eşidir ki - Edip Cansever'in hep aşık kaldığı, C. Süreya 'nın ise, Tomris'in Turgut Uyar'dan önce birlikteliği olduğunu isimdir- Uyar'ı eşliğe seçmiştir. Onunla yürümüştür hayat yolunda ölümüne kadar. Oğulları vardır. ( O da etkinlikteydi T. Hayri Uyar )

'Senin için alışılmış şeyler söyleyemem sana yaraşmaz' ya da
'Bir Bozuk saattir yüreğim sende durur' demiştir eşi Tomris Uyar için...

bknz: http://hturgut.uyar.info/post/44215037296/turgut-uyar-n-tomris-uyara-yazd-g-bir-siiriçi

En sade kelimeler, sıradan sözler onun şiirinde bir anlam bulur, büyük büyük laflar etmez, alçaktır sesi, duymak için dikkat etmek lazımdır. Evet, okudun mu hemen ele vermez kendini şiiri ama ' Geyikli Gece'den bir dize ne de güzel anlatır durumu:

'Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta 
Her şey naylondandı o kadar.'

bknz: http://epigraf.fisek.com.tr/?num=697

Sonra 'Korkulu Ustalık'ta kendinden bahsettiği yazılar da yer alır.

Örneğin 'ilk'lerinden bahseder. İlk aşkı da vardır ve mahalle arkadaşının dayısının kızına aşıktır. Pantolonunun tam cebinin üstünde kocaman bir yırtık olduğundan ve onu saklamak için helak olduğundan bahseder. Nitekim iki aile arasında 'maddi' olarak fark vardır. Bu durumlardan dolayı kıza yaklaşmasının olanaksız olduğundan bahseder ama şöyle bitirir: ' Ama olsun, ben onun da benden hoşlandığını varsayarak mutlu ve hüzünlü oluyordum.'

Uyar için çok doğru bir birleşim 'mutlu ve hüzünlü...'

Bir yerde abisinin onu sürekli dövdüğünden, annesinin ise Uyar için ' Bırak onu, içli bir çocuk' dediğini okuduğumu anımsıyorum.

Röportaj yapan kişi soruyor: En sevdiğiniz hayvan, çiçek apır sapır...
Uyar'ın cevabı : Kime ne?

T. Uyar'la ilgili daha birçok şey 'Korkulu Ustalık'ta...
 Kitap 703 sayfalık, çok kapsamlı  bir çalışma. Şiir severlere tavsiye edilir.

Son olarak yazımın en başında 'İstanbul Modern'de' bu akşam Uyar için  bir araya geldiğimizi yazmıştım.
Etkinlikte genelde söyleşiye katılan isimlerin ( İsa Çelik, Yelda Karataş, Mario Levi, Bedirhan Toprak) Uyar şiirinden daha çok, Turgut ağbi şöyleydi, Turgut Uyar'la bir gün... gibi cümleler kurdular. Ne yalan söyleyeyim sıkıldım. Edebiyat severleri doyuracak, bilgilendirecek 'dolu cümleler' yoktu. İyi hazırlanmamış bir etkinlikti. Türkiye'de ( Üniversite sempozyumları dışından) yapılan edebiyat etkinlikleri, etkinlik yapılan isimden daha çok konuşmacıların kendilerini övme alanına döndü. Sonuç: Beğenmedim.

' Ben hep sıkıntılıyım. Yani bir adamın canı sıkılır, o benim. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silahsız bir askerim de ondan ( T. Uyar, askerdir ama daima askerlikten nefret etmiştir.) Törenler askeriyimdir ben. Cumartesi ve Pazar askeri. (...) Ne söylemişse ve ne söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmemişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. (...) O kadar. Ve sıkıntılı. Ve sıkıntılı.
İşte biraz böyle başlıyor her yerde mutsuzluk. (...) Şiir yazdığım söylenir ortalarda. Değil. Ben, kutsal bir bahaneyim, belki de bir sığınağım kendime.'


Bu akşam öğrendik ki - karşıya dönmek için polis barikatı ile karşılaşınca- Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi, hemen arkasında duran otel sahiplerine 'Gezi Parkı' olaylarından bile önce SATILMIŞ!

Turgut Uyar, sesleniyor bir yerden ve 'Göğe Bakalım' diyor tüm bu satılmışlıkların arasından... Okuyunuz, tavsiye edilir.


                                   

0 yorum :