Kitabe-i Seng-i Mezar

I

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hattâ çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.

(Nisan1938/İnsan. 1.10.1938)


II

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

(Ocak 1940/Varlık, 15,3.1940)


III

Tüfeğini deppoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matrasında dudaklarının izi;
Öyle bir rûzigâr ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigar.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
“Ölüm Allahın emri,
Ayrılık olmasaydı.”

(Eylül1941/İnsan, 1.8.1943)

Orhan Veli Kanık


Diyorum ki böyle güzel insanlar da yaşamış bir zamanlar...

0 yorum :

Sinağrit Baba

Cehennem nişanında beş sandaldık. Güzel bir ocak akşamı. Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ıhlamur rengindeki yayvan, geniş, ölü dalgalar. Sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor...

Otuz sekiz kulaç suyun altındaki derin sessizliğe, dibindeki dallı budaklı kayaların arasına yedi rengin en koyusu girer mi şimdi. Sinağrit Baba döner mi avdan. Pırıl pırıl, eleğim sağma rengi pullarıyla ağır ağır, muhteşem, bir ilkçağ kralı gibi zengin, cömert, asil ve zalim mantosu ile dolaşır mı kim bilir. Altını, zümrüdü, incisi, mercanı, sedefi lacivertliğin içinde yanıp sönen sarayını özlemiş, acele mi ediyordu?

Sinağrit Baba ömründe konuşmamış, ömrü boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne facialar seyretmiştir Sinağrit Baba, ne oltalar koparmıştır. Bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli bu yorucu ömrü. Daha her yeri pırıl pırılken, mantosu sırtında iken, daha eti mayoneze gelirken bitirmeli bu ömrü. Sonra hesapta bir gün pis bir "Vatos'un, bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli bir canavarın dişine bir tarafını kaptırmak var. İyisi mi, muhteşem bir sofraya kurulmalı, bir zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla, suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim etmeli.

Sinağrit Baba oltalardan birini kokladı. Bu balıkçı Hristo'dur: kusurlu adam. Gözü açtır onun. İçinden pazarlıklıdır. Evet, fukaradır ama, kibirli değildir. Sinağrit baba fukaralıkta gururu sever. Öteki oltaya geçti. Kokladı. Bu balıkçı Hasan'dır. Geç! Cart curt etmesine bakma! Korkaktır. Sinağrit Baba cesur insandan hoşlanır. Bir başka oltaya başvurdu. Balıkçı Yakup iyidir, hoştur, sevimlidir, edepsizdir, külhanidir. Ama kıskançtır. Kıskançları sevmez Sinağrit Baba, geç. Şu olta, hasisin tuttuğu olta. Sinağrit Baba cömertten hoşlanır. Ama bu oltaya bir baş vurmaya değer. Bir baş vurdu. Hasisin oltasının iğnesini dümdüz etti. Sinağrit Baba iğneden kopardığı yarım kolyozu çiğnemeden yuttu. Hasis, oltasını hızla topladı:
-Vay anasını be, Nikoli! -dedi-, iğneyi dümdüz etti.

Nikoli'nin oltasının yemini kuyruğuyla sarsmakta olan Sinağrit Baba, Nikoli'nin bir kusurunu arıyordu. Onda kusur mu yoktu. Evvela sarhoştu. Sonra ahlaksızdı, kendini düşünürdü ama, cesurdu, cömertti, hiç kıskanç değildi. Fukaraydı. Kibirliydi de. Sinağrit Baba, kibirli fukarayı severdi ama, Nikoli'nin kibrini beğenmiyordu. İnsanoğlunda o başka bir şey, gurura pek benzeyen şey, yerinde, vaktinde bir gurur, o da değil, insanoğlunun insanlığından, ta saçının dibinden, oltasını tutuşundan beliren, isteyerek olmayan, ama pek istemeyerek de gelmeyen bir gurur isterdi. Öyle bir elin oltasını düzleyemez, misinasını kesemez, bedeni fırdöndüsünden alıp gidemezdi. Beş sandalın beşini de kokladı, beğenmedi.

Sinağrit Baba, kayasının kenarında durmuş, lacivert alem içinde hafifçe yakamozlanan oltalarla, civalı zokalardan aydınlanan saray meydanını seyrediyordu. Sinağrit ve mercanlar şehrinin göbeğinde şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. Öteki kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı. Gözleri büyümüş bir halde yukarı çıkarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarıdaki dünyayı görmeye bir türlü karar veremiyorlardı. Sinağrit Babaya büyüyen gözleriyle, "Bizi kurtar şu lanetlemeden" der gibi bakıyorlardı. Sinağrit Baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu muydu, tamamdı. Ama hiçbirini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu. Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama, bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun, bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir. Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman, bir hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi. Yoksa, gidip Sinağrit Baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit Baba tutulduğu zaman kim kesecek? Kim akıl edecek yakamozu dişlemeyi?..

O sırada büyük büyük ışıklar saçan bir olta aşağıya inmişti. Sinağrit Baba ümitle koştu. Bu oltayı da kokladı. Hiç tanıdığı birisi değildi. Yemi ağzına aldığı zaman bu olta sahibinin, tam aradığı adam olduğunu bir an sandı. Bu anda da yakalandı. Kepçeden sandala düştüğü zaman, Sinağrit Baba, büyük gözleriyle kendisini yakalayana sevinçle baktı. Sinağrit Baba, etrafı kırmızı, içi aydınlık siyah gözleriyle bir daha baktı. Birdenbire ürperdi. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövdü. Belki bizim bile bilemediğimiz bir işaret görmüştü kendisini tutan oltanın sahibinde: Bu adam şimdiye kadar hiç imtihan geçirmemişti. Ömrü boyunca, cesur, cömert, Sinağrit Baba'nın istediği şekilde mağrur yaşamıştı. Ama Sinağrit Baba bu adamın ne korkunç bir iki yüzlü köpek olduğunu bizim göremediğimiz bir yerinden anlayıvermişti. Bütün devirler ve seneler boyunca kendisini tutan oltanın sahibi ne cesaretini, ne cömertliğini, ne gururunu bir tecrübeye, bir imtihana tabi tutturmamış, her devirde talihi yaver gitmiş birisiydi. Kimdi, neydi? Sinağrit Baba da bilemezdi. Ama belki de ölünceye kadar cömert, cesur, mağrur yaşayacak olan bu adamın şu ana kadar bir defa bile bir imtihana sokulmadığını anlamıştı. Belki de sonuna kadar bir imtihandan kurtulacaktı. Sinağrit Baba böylesine hiç rastlamamıştı. Ölmeden evvel adama bir daha baktı. Namuslu, cesur, cömert ölecek bu adamın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu olduğunu alnından okuyordu. Bu adam o kadar talihliydi ki, daha ikiyüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. Yoksa Sinağrit Baba yakalanır mıydı? Sinağrit Baba hırsından tekrar tepindi. Bağırmak ister gibi ağzını açtı. Kapadı. Sinağrit Baba son nefesini böylece hiçbir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve mağlup verdi.

Yazan: Sait Faik Abasıyanık

Bilgi Yayınları, Eylül 1995

0 yorum :

Küçük Oğlum Soruyor (*)

Küçük oğlum soruyor bana: Matematiği öğreneyim mi?
Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye!
İki parça ekmeğin tek parçadan fazla olduğunu
Okumadan da anlayabilirsin sen.
Küçük oğlum soruyor bana: Fransızca öğreneyim mi?
Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye!
Bu ülke çökmek üzere.
Sen karnını oğuştur elinle, biraz da inle
Onlar anlarlar derdini.
Küçük oğlum soruyor bana: Tarih öğreneyim mi?
Şöyle cevaplamak geliyor içimden: Ne diye!
Başını toprağın altına sokmayı öğren
Böylece hayatta kalırsın belki.

Ve sonra: Evet öğren -diyorum- matematiği.
Öğren Fransızcayı, öğren tarihi!


Bertolt BRECHT

Çeviri: Hasan KURUYAZICI

(*) "1940" isimli şiirin altıncı bölümü

0 yorum :

Ubuntu: Firefox'ta backspace (sil) tuşu geri gitmiyor? (Çözümü)

Ubuntu'daki Firefox bir önceki sayfaya gitmek için "Alt + Sol Ok" tuşlarına basmanızı istiyor. Halbuki Windows sürümünde sadece backspace (sil) tuşuna basmak yeterli. Eğer bu alışkanlığı edinmişseniz Ubuntu'da bundan vazgeçmek kolay değil. Pek çok forumda klavye kısayolları eklemek için ayrıca eklenti indirmeniz gerektiği yazıyor. Fakat en azından geri gitme işlemi için buna gerek yok. Yapmanız gereken çok ama çok basit.

Yeni bir sekme açın (Ctrl+T). Adres çubuğuna Firefox ayarlarımızı değiştirebileceğimiz sayfa olan:
about:config

yazın ve sayfayı açın. "Garanti kapsamından çıkabilirsiniz" diyen ürkütücü bir ileti sizi karşılayacak. "Söz veriyorum, dikkatli olacağım!" düğmesine basın ve ayarlara geçin.

Burada "browser.backspace_action" başlıklı ayarı bulun ve üzerine iki kere tıklayıp değerini 0 (sıfır) yapın. Artık bu sekmeyi kapatıp backspace tuşunuzunu dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz!

Ek: Launchpad'de konuyla ilgili uzunca bug tartışmasını okumak isteyenler şuraya bakabilir.

0 yorum :

Ubuntu: Windows kurulumu sonrası Ubuntu'yu kurtarmak (resimli anlatım)

Bilgisayarınızda Ubuntu ve Windows yüklüydü. Üzerine tekrar Windows yüklediniz ve başlangıçta çıkan Ubuntu menüsü kayboldu. Ne yapabilirsiniz?

Kayıp menü
Aslında elinizde Ubuntu'nun 8.04 veya yeni bir sürümünün cd'si varsa işiniz kolay. Menünün (yani aslında Grub yazılımının yarattığı menünün) kaybolmasının sebebi, Windows'un yüklenirken bu menüye aldırış etmeksizin menüyü silip üzerine "Burada ben varım, sadece ben açılacağım" yazması. Hard diskinizin ilk sektörü (en başı diyelim ya da MBR - Master Boot Record) hangi işletim sisteminin nerede olduğunu yazan bir menüyü barındırır. Şimdi yapmamız gereken eski menünün yedeğini bulup tekrar yerine yerleştirmek.

Cd'yi bilgisayarınıza takın ve yeniden başlatın. "Ubuntu'yu kurmadan dene" seçeneğini seçip Ubuntu'nun açılmasını bekleyin. Şimdi Ubuntu'yu geri getirebiliriz (bu yönteme MBR fix veya düzeltme de deniyor):


* Bir terminal açın (Applications -> Accessories -> Terminal)


* Grub yazılımını açın:
sudo grub

* Aşağıdakine benzer bir Grub karşılama ekranı açılacak:
[ Minimal BASH-like line editing is supported. For
the first word, TAB lists possible command
completions. Anywhere else TAB lists the possible
completions of a device/filename. ]

grub>

* Şimdi hard diskin ilk bölümünü bulalım (hd0 - MBR). Aşağıdakini yazın ve enter'a basın:
find /boot/grub/stage1



* Eğer "Error 15: File not found" hatası alırsanız, aşağıdakini deneyin:
find /grub/stage1

* Find komutunun verdiği cevabı kullanarak aşağıdaki X ve Y'yi değiştirin. Grub'a bulduğunuz yeri bildirin:
grub> root (hdX,Y)

* Ve Grub menüsünü yükleyin:
grub> setup (hd0)

* Grub'dan çıkın:
grub> quit


Şimdi bilgisayarınızı yeniden başlatın ve menünüz eski yerinde!

Not: Daha fazla bilgi için şurayı ziyaret edebilirsiniz.

0 yorum :

İrmik tatlısı

4 kişilik

Malzemeler:
9 çorba kaşığı irmik
1lt süt
2 çorba kaşığı tereyağı
9 çorba kaşığı toz şeker
1 çorba kaşığı hindistan cevizi
yarım paket vanilya

Yapılışı: Şeker, irmik, süt ve tereyağı biraraya konulup kaynayıncaya kadar karıştırılır. Koyulaşınca ateşten alınıp, içerisine hindistan cevizi ve vanilya eklenip karıştırılır. Buzdolabında 5-6 saat bekletilip soğutulur ve sunulur.

Alıntı: Filiz

0 yorum :

Poğaça

1 bardak süt
1 bardak ılık su
yarım paket yaş maya
yarım çay bardağı sıvı yağ
2 çorba kaşığı toz şeker
1 tatlı kaşığı tuz
50gr margarin (?) (oda sıcaklığında elinde yumuşat)
1 yumurta akı

İçi için: toz şeker, ceviz, tahin, peynir, zeytin, domates, biber, kekik.

Sütü bir kaba koy. İçine mayayı ekle. sıvı yağ, yumurta akı, ılık suyu ilave et. İyice karıştır. margarini ekle ve karıştırmaya devam et.

Bir kaba biraz un, şeker ve tuz koy. Leğenin yanına karışımı koy, yavaş yavaş karıştır. Yumuşak kıvama gelinceye kadar un ekle. Üstüne un serp, kapat, yarım saat dinlendir, kabarsın.

Son olarak yumurta büyüklüğünde parçalar kopar. Hepsini aç, margarin sür, içi ekle. Rulo yapıp çevir, iki ucunu birleştir. Üstlerine yumurta sürüp 200 derece fırında 15-20dk pişir.

0 yorum :

Kıyma Soslu Spagetti

Süre: 50dk.

1 paket makarna
350gr kıyma
1 adet soğan
sarmısak 2 diş
domates 10 adet
defne yaprağı 1 adet
şeker 1 tatlı kaşığı
süt yarım bardak
maydanoz 1 demet
tuz, karabiber

Geniş bir tencerede küçük küçük doğranmış soğanları ve sarmısağı kavurun, yağını süzün. Domatesleri soyup küp küp doğrayarak soğanlara ekleyin, içine defneyi, şekeri, tuzu ve biberi ekleyin. Kaynayınca altını kısın ve kapağı açık vaziyette 40dk. suyunu çektirin. Bir yandan makarnayı pişirin, süzün, ılık olarak bekletin.

Sütü yavaş yavaş sosa ekleyin, ısıtın. Ateşten indirip maydonoz ekleyin ve makarnanın üstüne ekleyip servis yapın.

Alıntı: Piyale Tarif 21

0 yorum :

Teknosa ürün satın alma rehberleri (pdf)


Teknosa sağolsun pek çok konuda satın alma rehberi oluşturmuş. Mağazalarında kağıda basılı olarak bulabileceğiniz bu ücretsiz rehberler, sitelerinde de mevcut. Küçük bir Google aramasıyla bu rehberlerin tümünü indirebilirsiniz. Masaüstü ve dizüstü bilgisayardan tutun da beyaz eşyaya ve mp3 çalarlara, ses ve ev sinema sistemlerinden dijital fotoğraf makinelerine kadar pek çok ürünü alırken dikkat etmeniz gereken hususlar ve bu ürünlerle ilgili güncel bilgiler burada.

0 yorum :

Peki, bu Linux nedir?

1969 Yılında AT&T Bell Labs.'da bir grup bilgisayar programcısı UNIX dedikleri bir işletim sistemi yazdılar ancak o zamanlarda bu ticari bir program değildi ve bunun kodlarını her isteyene dağıttılar (Yıla dikkat edin, henüz bırakın Windows 1.0'ı, 1981'de piyasaya çıkacak olan Microsoft DOS işletim sistemi bile piyasada yok.). 1980 yılına kadar bu böyle devam etti ve UNIX oldukça popüler hale geldi. Bu tarihte AT&T bölündü ve yazılım satma izni sahibi oldu. Elinde çok popüler bir yazılım vardı. Hemen çalışmalara başlandı ve 1983 Unix sürümü binlerce dolar fiyatla satışa çıktı, bununla kalınmayarak kaynak kodun kullanılması yasaklandı.

O güne kadar serbest olan Unix kodundan mahrum kalan çevrelerin başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Çünkü UNIX'i yararlı bir sistem haline getiren pek çok programı yazarak bedavaya dağıtan programcılar şimdi AT&T'ye UNIX için para ödemek zorundaydılar! Ama kimse UNIX için yazılmış bir yığın ücretsiz programı kullanabilmek için AT&T'ye para ödemek istemiyordu. Hatta üzerindeki açık kodlu ücretsiz yazılımlarla oldukça çok kullanıcısı olan, başka bir UNIX sürümü BSD (Berkeley Software Distribution) işletim sistemi de maalesef bir miktar AT&T UNIX kodu içerdiği için ücretliydi. Bir şekilde AT&T'nin kıskacından kurtulmak gerekiyordu.
İlk çalışmaları başlatanlardan biri olan Richard Stallman açık kaynaklı bir UNIX yazılması için GNU adında bir proje başlatarak gönüllü toplamaya başladı.

Ayrıca bir başka gönüllü grup BSD'nin AT&T UNIX kodlarından arınmış bir sürümü için çalıştı ve 1988'de ilk meyvesini verdi, BSD NR 1 lisanssız olarak dağıtılmaya başlandı.

Andrew Tanenbaum adında bir programcı da eğitim amacıyla kullanılabilecek, açık kodlu, UNIX'e benzeyen ancak UNIX kodu kullanmayan küçük bir işletim sistemi yazdı. Kısıtlı imkânlarla çalıştığından bunun adına MINIX dedi.

1980'lerin sonunda da Intel firması meşhur 386 ailesi mikroişlemcileri (CPU) piyasaya sürmüştü. Bu işlemcilerin en büyük özelliği gerçek zamanlı olarak birden çok program kodunu aynı anda çalıştırabilmesiydi (multitasking) ve daha birçok yeniliği vardı.

İşte bu ortamda Linus Benedict Torvalds adlı genç bir uzman da bir MINIX kopyası üzerinde geliştirme denemeleri yapmaktaydı.Ancak Linus MINIX'i değiştirmekle 386'nın bu imkânlarını kullanamayacağını gördü ve yeni bir işletim sistemi yazmaya başladı. Önceleri yazdığı sistem yine MINIX üzerinde çalışıyordu ama yazdığının MINIX'den daha iyi olduğunu gördü. Sonunda 05 Ekim 1991'de yazdığı küçük işletim sistemini tanıtan kısa bir mesajla bunu dünyaya ilan ederek geliştirme için destek istedi. Bu yeni sisteme de Linux dedi. Bu arada çok akıllıca bir şey yaparak yeni geliştirdiği sistemin UNIX uyumlu olmasını sağladı, çünkü bu sayede bütün UNIX ve BSD programlarını da kullanabilecekti.

Tüm bu toz duman arasında Microsoft firması iyi bir hamleyle 1990 yılında Windows 3.0'ı satışa çıkardı. Pek bir özelliği olmayan basit MS-DOS işletim sistemi üzerinde çalışan bir pencere yöneticisi olan Windows 3.x sayesinde Microsoft, 386 ailesi işlemcileri olan PC pazarını adeta sildi süpürdü.

Bu sıralarda BSD'nin başı ise AT&T ile dertteydi, çünkü AT&T, BSD'nin lisansını ihlal ettiğini öne sürerek dava etmişti. Bu dava 1994 yılında sonuçlanmış olsa da gönüllü geliştiriciler bu tarihe kadar BSD'ye destek verme konusunda tereddüt yaşadılar ve BSD'nin gelişmesi pek hızlı olmadı.

Ancak GNU gönüllüleri Linux'a tam destek verdiler ve Linux kısa zamanda oldukça iyi bir sistem haline geldi. GNU projesi ise farklı bir işletim sistemi olarak laboratuvarların dışına çıkamasa da bir felsefe olarak Linux'un gelişmesine yön verdi ve GPL lisansını yazdı. Bugün Linux GPL lisansı ile dağıtılmaktadır, bu lisansı merak ediyorsanız http://www.pardus.org.tr/gpl.html adresine bir bakın. Sonuçta Linux, GNU projesinin somutlaşmış halidir de denilebilir.
İşte bu GPL lisansı, Linux'u BSD ve diğer UNIX sistemlerinden ayıran şeydir. Linux ve BSD mimari olarak UNIX'i temel aldıklarından kardeş sayılırlar, Linux için yazılmış bir program BSD'de kullanılabilir, ancak her ne kadar BSD de açık kaynak kodlu olsa da, birisi bu kaynak kodda değişiklik yapıp ticari bir ürün olarak satabilir ve isterse kaynak kodu gizleyebilir.

Ancak GPL sayesinde birisi Linux'un kaynak kodunu değiştirip satsa bile kaynak kodu gizleyemez ve başkalarının bunu dağıtmasına, değiştirmesine veya satmasına engel olamaz.

0 yorum :

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz

Aziz Nesin'in yazdığı bir tiyatro oyunu. Müziklerini ise Timur Selçuk yapmış. İçeriğinden haberim olsaydı, kesinlikle ya daha önceden okurdum ya da oyununa giderdim. Ama yine tanışmış olmak da güzel. Sanırım 2008 model filmi de çıkmış, Şafak Sezer oynuyor galiba. Tercihim yine de tiyatrodan yana. Bu arada Halit Akçatepe, Münir Özkul ve Şener Şen gibi oyuncuların yer aldığı, eserle aynı adlı 1974 yapımı bir film daha var. İzlemedim ama buna bir şans verilebilir.

Yani düşünüyorum da, bir dert bu kadar mı ince ve vurucu anlatılır? Oyuncular da gerçekten çok iyiydi. Konudan bahsetmek istemem, merak uyandırsın.

Kitabın arka kapağından:

Aziz Nesin Yaşar Ne Yaşamaz'ı önce radyo oyunu olarak yazdı. Kazandığı büyük başarı üstüne sahne oyunu haline getirdi. Israrlar üzerine senaryosunu yazdı; çoğu tiyatrocudan olduğu gibi, bu kez de filmciden telif hakkını alamadı. Bir haftalık gazetede çizgi romanı yayımlandı. Ardından televizyon senaryosunu yazdı. Okurların isteği, çevrenin baskısı artınca sonunda Yaşar Yaşamaz, şu anda bu roman oldu. Kitabın giriş yazısını kaleme alan Meral Çelen bu büyük ilgiyi Yaşar Yaşamaz'ın ağzından şöyle açıklıyor: "...Ünümün bu kadar yaygınlaşmasına, beni bu kadar sevmenize ilk zamanlar akıl erdiremiyordum ama, şimdi biliyorum artık... Nasıl hepimizde biraz Don Kişot'luk varsa, demek biraz da Yaşar Yaşamaz'lık varmış... Başıma gelenler yabancınız olsaydı, sever miydiniz beni, arar mıydınız?"

Bahsedilmeden geçilemeyecek bir not: Mersin'in Erdemli İlçesi'nde, Aziz Nesin'in klasik öykülerinden "Yaşar, ne yaşar, ne yaşamaz"ın bir benzeri gerçekleşti...

0 yorum :

Eric M. Gustafson - Şahit olmadığınız şeyler

"Hopefully without sounding too arrogant or pretentious, I made this to introduce other people to something they may have never seen before. Ambiguously emotive scenes lacking a subject. Perspectives that escape the norm. Unique, fleeting urban moments. Not all are great, nor even good (especially those early years), simply photographs or pieces of photographs I've taken and am compelled to share with you.

In a "modern" world where we are all exposed to so many propositions and offerings for services and generally uninspiring shit, this site is meant to be viewed with none of that in mind. See in it what you want to see, and get out of it what you find to be interesting or special to you.
[way too close!]

Everything found here was taken and created by myself, Eric Gustafson. I currently call Austin home, and have lived throughout the United States (to include Seattle, Florida, Indiana, Virginia & Texas) during my lifetime. I currently have a 9-6 as a graphic/interface designer, which I enjoy, but ultimately I hope to work on a few more photography/human interest related ideas I have.
[taste the grain... mmmm]

To achieve my results, I either drive or bike to various locations and explore on foot, armed with only my camera and sometimes a tripod for the low light situations. Nothing is ever pre-arranged. No lighting setup. No props. No actors. When I find myself exploring and traversing areas unknown and new to me, armed only with my camera and a curious perspective, time slips away and I see things the way I feel they were always meant to be seen. I capture them. I take them afterwords and play with them. I get lost in them. To me it is an intimate process of projecting myself and my perspective onto the world, and the images that I produce are a very personal reflection of myself."

www.antilimit.com

0 yorum :

Bükreş'in Doğusu (2006)

Corneliu Porumboiu'nun filmi "Bükreş'in Doğusu (A fost sau n-a fost?)"; Romanya diktatörü Çavuşesku'nun, 22 Aralık 1989 günü saat 12.08'de Bükreş'ten kaçışının, devrimin üzerinden on altı yıl geçtikten sonra, bir televizyon programında yeniden masaya yatırılmasını konu alıyor. Programı hazırlayan aksi sunucu Jderescu'ya (Teodor Corban) ise ek iş olarak Noel Baba kılığına giren emekli Piscoci (Mircea Andreescu) ve maaşının tümünü içki borcuna yatıran tarih öğretmeni Manescu (Ion Sabdaru) eşlik ediyor...

Bu tuhaf üçlü canlı yayındayken izleyicilerin de telefonla tartışmaya katılmalarıyla, devrim anıları ve bakış açıları birbirine giriyor. Bu harika durum komedisi tarihi, hafızayı ve bakış açılarını sorgularken gerçekliğin sınırlarını zorluyor.

Devrim, kendi küçük kasabalarında da oldu mu, olmadı mı? Alıntıdır.

0 yorum :

Arto Tunçboyacıyan: Benim dinim doğa, ırkım insanlık

Dünyaca ünlü müzisyen Arto Tunçboyacıyan, 1 kasım cumartesi akşamı, ‘Continental Breakfeast’ başlıklı konserle İstanbullu dinleyicilerin karşısına çıkacak. Afrikalı müzisyenler Aly Keita ve Aziz Sahmaoui ile sahne alacak olan Tunçboyacıyan’la müzik ve yaşam hakkında konuştuk.

Her insanın yüzü bir hikâye anlatır. Eğer yüzleri okumayı biliyorsanız o yüzlerde gizlenen hikâyeler de görünür olur sizin için. Bakışlarından hüzün, acı ve insan sevgisiyle beslenen renkli ışıklar dökülen bir adamla konuştum dün. Hayatı ve yaşadıklarını seslerle ifade eden o adam Arto Tunçboyacıyan’dı ve o sadece bakışlarıyla değil, sözleriyle de anlattı bana hikâyesini.

Arto Tunçboyacıyan’ın ismini ilk duyduğumda küçük bir çocuktum. Sezen Aksu’nun albümlerinde perküsyon çalan ve besteleriyle Aksu’nun albümlerine katkıda bulunan biri olarak tanımıştım onu. Sonra dünya çapında ünlü bir perküsyonist olduğunu ve içlerinde Al Di Meola, Miles Davis, Jeff Baker gibi isimlerin de yer aldığı sanatçılarla ortak çalışmalar yaptığını öğrendim. Ancak beni Arto Tunçboyacıyan’a ve hikâyesine asıl yaklaştıran 10 ya da 11 yıl önce Yeni Yüzyıl gazetesinde okuduğum bir Ahmet Altan yazısı oldu. Daha sonra Ve Kırar Göğsüne Bastırırken kitabında da yer verilen yazıda Tunçboyacıyan’ın askerlik yaptığı esnada başından geçen bir olaydan da söz ediliyordu. Komutanı Arto Tunçboyacıyan’ın adını Arif olarak değitirmek istemiş Tunçboyacıyan bunu kabul etmeyince de aylarca süren baskılara maruz kalmıştı. Sanırım ilk kez o zaman anladım Türkiye’de bir Ermeni olmanın ne kadar zor bir şey olduğunu ve bazı insanların sırf etnik kimliklerinden dolayı benim o güne dek bildiklerimin dışında bir hayat yaşamak zorunda kaldıklarını.

Hayal kırıklıklarını, umutlarını, yüreğinde geniş bir yer kaplayan insan sevgisini seslere dönüştüren Arto Tunçboyacıyan 1 kasım cumartesi akşamı Afrikalı müzisyenlerle birlikte konser verecek Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda. Continental Breakfest başlıklı konserde Tunçboyacıyan’ın dışında balafoncu Aly Keita, perküsyon gembri ve vokalleriyle ise Aziz Sahmaoui sanatseverlerin karşısına çıkacak. Bu arada bilmeyenler için balafonun vurmalı bir Afrika çalgısı, gembrinin ise yine Afrika’ya özgü üç telli bir enstrüman olduğunu hatırlatmakta yarar var. Arto Tunçboyacıyan’ın yaptığı müziğin kökü Anadolu topraklarında ancak o, değişik kültürlerden gelen müzisyenlerle ortak çalışmalarda yapıyor; aynı Continental Breakfest gibi.

Sohbetimiz sırasında hem Keita’nın hem de Sahmaoui’nin kendi alanlarında tanınmış müzisyenler olduklarını söylüyor Tunçboyacıyan ve Aly Keita’nın 600 senedir balafon çalan bir aileden geldiğini de sözlerine ekliyor.

HAYATTA KALABİLMEK
Arto Tunçboyacıyan’ın çocukluğu Kumkapı, Gedikpaşa, Florya, Kireçburnu ve Kurtuluş’ta geçmiş. Babası Setrak Bey kunduracı, annesi Valentin hanım ise ev hanımıymış. İki çocuğuna anne ve babasının ismini verecek önemli bir yeri var ailesinin Arto Tunçboyacıyan’ın yaşamında. Abisi Onno Tunç’un yeri ise çok başka. Öyle ki her fırsatta ondan söz ediyor ve Onno Tunç’un adını her andığında Arto’nun gözlerinin önünden sevgi, özlem ve hüzün yüklü bulutların geçtiğini görebiliyorum. Yoksulmuş Arto Tunçboyacıyan’ın ailesi. Gedikpaşa’da elektriği ve suyu olmayan tek odalı bir evde yaşamışlar uzun zaman. Bu yüzden hayatta kalmayı henüz küçücük bir çocukken öğrenmiş. Gazete, mendil satmış, Taksim – Sarıyer dolmuşlarında muavinlik yapmış. Bir dönem, okulda çok başarılı olamayan hemen her Ermeni çocuğunun yaptığı gibi Kapalıçarşı’daki bir kuyumcunun yanına çırak olarak girmiş. Çocukluğundan söz ederken “Ermenilerin çoğunda her ne şekilde olursa olsun hayatta kalma güdüsü vardır. Çocukluğumda yaşadığım maddi zorluklar benim hayatta kalabilme yeteneğimin gelişmesine neden oldu” diyor Arto Tunçboyacıyan. Bir gün, satmak için aldığı 25 tane gazete elinde kalmış Arto’nun: “25 tane gazete aldım gidiyorum. Bir baktım Onno’nun Ajda Pekkan’ın doğum gününde çekilmiş bir fotoğrafı var gazetede. Onno ve Üstün Poyraz orkestrada çalıyorlar. Elim ayağım titredi görünce. Hemen babamın dükkânına koştum. Babam bütün gazeteleri kunduracı dükkânının duvarına yapıştırdı. Satamadım yani gazeteleri.” Abisi Onno Tunç müzisyenlikten para kazanmaya başlayınca Kurtuluş’ta sobalı bir ev kiralamış ve oraya taşınmışlar.

SOKAK İSİMLERİ
Tunçboyacıyan’ın babası Sivas Gürünlü, annesi ise Çorum’un Sungurlu ilçesinden. Çoğu Ermeni ailesi gibi 1915’te yaşanan trajik olaylardan sonra göç etmiş Arto Tunçboyacıyan’ın ataları Anadolu’dan:“Anneannem Amasya’dan 1915’ten sonra ayrılmış. İki çocuğu varmış o sırada. Dedemle anneannem evlenmeden önce ikisinin de ayrı ayrı aileleri varmış. Dedem de o dönemde kaybetmiş ailesini. Anneannem kağnı arabasıyla Amasya’dan yola çıkıyor. Sonra kağnıyı taşıyan öküz ölüyor ve arabacı onu yarı yolda arabadan indiriyor. Tabii para karşılığında götürüyor adam onu. Yolculuk sırasında bir kız çocuğunun açlıktan toprak yediğine ve sonra öldüğüne şahit oluyor anneannem. Tabii bu sadece bir örnek. Daha neler var. Dedemde eşini ve çocukları soykırım döneminde kaybediyor sonra anneannemle birbirlerini bulup evleniyorlar.”

Arto Tunçboyacıyan’ın Türkiye ve Ermenistan hakkındaki kıyaslaması ise şöyle: “Türkiye’deki sokak, cadde isimlerine bak: Bozkurt Caddesi, Ergenekon Caddesi, Talat Paşa Bulvarı… Ama Ermenistan’a gittiğinde görüyorsun ki GomiDas, Sayat Nova gibi sanatçıların adlarını vermişler caddelere. İşte bu insanları kültüre ve sanata teşvik eden bir mantalite, anladın? Bak ben İstanbul’da Ermeni Okulu’nda okudum. Türk tarihi de okuduk orada. Türk tarihinde bize Ermeni milletinin ne kadar kötü ve Türk düşmanı olduğunu anlattılar. Öyle bir şok yaşıyorsun ki okula gidip Ermenilerin ‘ne kadar kötü olduğunu’ öğrendiğinde, damgalanmış gibi hissediyorsun kendini. Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki fark bu işte: Osmanlı din, ırk ayrımı yapmadan kültür ve beceri kimsedeyse ona değer ve iş veriyor.”

ONNO VE MÜZİK
Müziğe Onno Tunç’un yönlendirmesiyle başlamış Arto Tunçboyacıyan. Yoksa futbolla da arası çok iyiymiş, saatlerce top peşinde koştururmuş arkadaşlarıyla birlikte sokaklarda. “Onno saatlerce odaya kapanır ve çıkmazdı. İçeriden müzik sesleri gelirdi. Merak ederdim tabii ne yapıyor diye. Ama rahatsız etmemek için odaya da giremezdim. Bu da merakımı daha da arttırırdı. Onno bu ilgimi görünce çalıştığı yere, Lalezar’a, götürdü bir gün beni. 9-10 yaşlarındayım o zaman. Orada bir davul vardı. Gittim davulu elime alıp çalmaya başladım. Ama davul benden büyük. Bu arada orkestradakilerde dahil olmak üzere herkes gülüyor. Benim de keyfim yerinde. Bir de para verdiler üstüne ki, ben o parayı bir ayda zor kazanıyordum. O zaman dedim ki işte budur. Ben okula falan gitmiyorum. Ondan sonra kavga başladı. Akşamları kaçıyorum evden. Okula gitmek istememeye başladım. ‘Ben aradığımı buldum neden okula gideyim artık’ diye düşünüyorum. O sırada Burhan Tonguç orkestrada davulcuydu. Onno’ya dedi ki bu adamı bana ver bunda bir anormallik var. 11 yaşında profesyonel olarak başladım müziğe. Ondan sonra Grup Metronom ’la çalışmaya başladım. Solistimiz Mine Koşan’dı. Ben müziği aynı zamanda hobi olarak da seçtim. Çünkü o dönemde Türkiye’de istediğin müziği yapamazdın. Şahsi fikrini söylediğinde seni kabul edebilecek bir sistem de yoktu. Politik olaylar yüzünden sırf Ermeni olduğumuz bizim gırtlağımıza da basılınca köşeye sıkıştık. Bir de 1977- 1979 arasında Erzincan’da askerlik yaptım orada yaşadıklarım tuz biber ekti üstüne. Ondan sonra Türkiye’den gitmek zorunda kaldım.

“MAYDANOZ İSİMLER”
Askerlik mevzusu bir kere açıldı ya Arto başlıyor anlatmaya: “Askerlikte komutanım adımın Arto olduğunu duyunca ‘Ordu komutanı böyle maydanoz isimlerden hoşlanmaz. O yüzden senin adın bundan sonra Arif olacak’ dedi. Maydanoz olduğumuzu da askerde öğrendik yani. Direkt ordu komutanından duymadım o lafı ama bana öyle ilettiler. Sonuçta bana böyle bir şey söyleme cesaretini bulabiliyorlarsa o zaman herkeste bir sorumluluk var. ‘Her Türk asker doğar’ deniyor mesela. Bu cümle Ermenistan sınırında da yazıyor. Ben de gittim Ermenistan sınırına Türkçe olarak oradan topladığım taşlarla “Her Ermeni İnsan Doğar” yazdım. Ben her Türk’e sorarım: ‘Siz asker olarak mı doğmak istersiniz, yoksa insan olarak mı?’ Askerlik bir seçenek, bir meslek. Yoksa hangi insan kendi vatanını korumak istemez? Bir de sanki sadece askerler bu ülkenin koruyucularıymış gibi bir hava yaratılıyor. Halbuki ne ilgisi var. Ben de bu toprakları vebu topraklarda yaşayan insanları en az onlar kadar seviyorum. Şiddetle bir problemi halledemezsin. Eğer şiddetle her problemi çözeceğine inanırsan senin mesleğin saygınlığını kaybeder insanların gözünde. En önemlisi insan olmak. O yüzden ‘Ne mutlu insanım diyene’. Din, ırk, farklı kültürler hayatın tuzu biberi. Benim dinim doğa, ırkım insanlık. Ermeniliğim ise baharat. Daha iyi değil mi çeşitli lezzetlerle hayatı zenginleştirmek.Herkesin lezzeti aynı olsaydı ne kadar tatsız tuzsuz olurdu hayat. Ama en önemlisi insan olmak. Sen insan olamadıktan sonra Türk olsan ne olur, Ermeni olsan ne olur?”

Şiddetin hiçbir sorunu çözemeyeceğini vurgulayan Tunçboyacıyan, Türkiye’nin Kürt politikası hakkında ise şöyle konuşuyor: “Kuzey Irak ya da Kürtlerin yaşadığı başka bölgeler bombalanmaya devam edildiği müddetçe Diyarbakır’daki veya buradaki Kürtler daha çok nefret etmeyecekler mi devletten?Bomba atınca sorunların biteceğini bilsem alayım bir bomba da ben atayım. Ama sorun böyle çözülmez ki… Bugün bizden 19 kişi öldü, onlardan 30 kişi deniyor ve bununla övünülüyor. Soruyorum böyle konuşanlara:İnsanlığın kilosu kaç para dünya borsalarında?”

AMERİKA GÜNLERİ
Amerika’ya gittikten sonra çocukluğunda iş hayatında edindiği deneyimlerin faydası olmuşTunçboyacıyan’a. “Hani demiştim ya çocukluğumda her koşulda ayakta kalabilmeyi öğrendim diye. O tecrübeler bana yardımcı oldu. Sokak müzisyenliği yaptım bir dönem ve benim için büyük bir yıkım olmadı bu. Bunun dışında sandviç de sattım. Ben Amerika’ya Charlie olmaya gitmedim. Zaten orada milyonlarca Charlie var. Ben kökleri bu topraklarda olan müziğimi yapmaya gittim oraya.

Müzikle ilgilenenler bilirler Arto Tunçboyacıyan’ın da kurucuları arasında yer aldığı Night Ark Grubu’nun, Ermeni müziğini jazz armonileriyle harmanlıyor. Arto Tunçboyacıyan Night Ark’ın nasıl kurulduğundan da söz etti: “Suren Baronyan’ın Taksim diye bir grubu vardı Amerika’da. Bak onun da çok ilginç bir hikâyesi var: 1915’ten sonra Suren’in annesiyle babası kaybediyorlar birbirlerini; biri Beyrut’a, diğeri Yunanistan’a gidiyor. 23 sene sonra Amerika’da buluşuyorlar ve Suren Baronyan’ın bir kız kardeşi oluyor. 23 yaş fark var bu yüzden kız kardeşiyle arasında. Bana Suren’in grubuna gitmemi tavsiye etmişlerdi. Ara Dinkçiyan’da oraya geldi. Orada tanıştık Ara’yla. Ara’nın ailesi de Anadolulu, Diyarbakırlı. Benim de, onun da müzikle ilgili fikirlerimiz vardı. Birlikte Night Ark’ı kurmaya karar verdik. Sonra Armen Donelyan ve Marc Johnson’da katıldı bize. Birkaç yıldır Night Ark olarak çalışma yapmıyorduk ama sanırım önümüzdeki sene yeniden başlayacağız.”

SYSTEM OF DOWN
Arto Tunçboyacıyan ilk olarak 1998 yılında Ermenistan’a gitmiş ve o yıl içinde Ermenistanlı müzisyenlerden oluşan Armenian Navy Band’i(Ermeni Bahriye Bandosu) kurmuş. Henüz oraya varmadan önce aklındaymış böyle bir topluluk kurmak. Denizi olmayan küçük Ermenistan’ın bahriyelileriyle dünyanın birçok yerinde konser vermişler ve Türkiye’ye de gelmişler defalarca. Yaşar Kurt’la birlikte yaptıkları YASH-AR projesi ise meyvelerini vermeye devam ediyor: “Yaşar’la birbirimizi anlayabiliyoruz, oturup rahat rahat konuşabiliyoruz. Ben Yaşar’ın yüzüne bakınca babamı görüyorum. Çok benzetiyorum onu babama. Yaşar’la birlikte yaptığımız albüm önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak. Albümün adı ise Nefrete Kine Karşı olacak.” Albüme adını veren şarkının ise Hrant Dink cinayeti ve şiddet hakkında olduğunu öğreniyoruz Tunçboyacıyan’dan.

Arto Tunçboyacıyan’ın yeğeni Ayda Tunçboyacı bir keman sanatçısı. Zaman zaman yeğeniyle birlikte ortak projelerde yer aldıklarını ve Sezen Aksu’nun Deniz Yıldızı albümünün bunlardan biri olduğunu ifade ediyor Arto Tunçboyacıyan. “Ayda’nın harika besteleri var. 10-15 senedir onunla kavga ediyorum bestelerini ortaya çıkarmıyor diye. Babasını yaşatabilecek tek kişi o. Çünkü yazdığı seslerin içinde babası var. Onun bestelerini ortaya çıkarmasını bekliyorum. Bu, benim hayallerimden biri.”

Arto Tunçboyacıyan, System of Down grubuyla da ortak çalışmalar yaptı. Geçen yıl System of Down’ın Holy Mountains isimli şarkısı için grubun bir hayranının çektiği Atatürk görüntülerini içeren klip Türkiye’de tepkiyle karşılanmıştı. Tunçboyacıyan’a bu konuyu da sorduk: “System of Down’dakiler kendi yaşadıkları, duydukları, etkilendikleri olayları anlatıyorlar. Yoksa Türkler’le bir dertleri yok. Bir konserlerinde biletlerin arkasına ‘Köpekler ve Türkler’ yazdıkları yönündeki bilgide yalan. Türk bayrağı yaktıkları da yalan. Ben bunlarla ilgili tüm dokümanları getirdim geçen sene Türkiye’ye ama kimse cesaret edemedi bunları yayınlamaya. Çünkü hepsi yalan. System of Down için olay yaratanlar bugün Türkiye’ye en çok zarar veren kişiler. Türkiye’ye zarar verenler ne Kürtler ne de Ermeniler. Türkiye’ye en büyük zararı bugüne kadar bu ülkeyi yöneten insanlar verdiler. System of Down üyeleri fikirlerini müzikleriyle anlatıyorlar. Bırakın anlatsınlar. Aynı şekilde bir Türk müzik grubu da Ermeniler hakkındaki fikirlerini söyleyebilir. Önemli olan konuşabilmek. Zaten köpeklerle insanlar arasındaki fark bu. İnsanlar oturup birbirleriyle konuşabilmeli.”

Özlem Ertan, Taraf, 31.10.2008

0 yorum :

İki tas çorba - Mustafa Sandal

Mustafa Sandal her zaman farklı bir yerde oldu benim için. Ne biçim iştir, çocukluğumu yedi. Tatillerde, kliplerde, anılarda... Sevdiğim birisi "iki tas çorba" şarkısını atmıştı mp3 çalarına. Listede bir o şarkıyı görünce şaşırmıştım, özelliği ne ki diye sormuştum. Yıllar önce sordum, geçen gün dinledim. Yine anılar sempati yarattı:) Sözleri de bomba tabii Mustafa söyler de mest olmaz mı insan...

Gözlerini kapat ve sen düşün
Benim yerime o dağları
Nasılsa yolu yoktu hayalimde
Bir nehir akardı, hiç durmazdı

Bir küçük ev vardı; tepesinde, eteğinde.(eteğinde,tepesinde)
Tahta bir masa vardı; bahçesinde, üzerinde
İki tas çorba vardı; sıcak sıcak içmesende
Kız inanki vallah ben yaşardım hep seninle

Ne bilen, ne gören, ne duyan
Duysa da farketmez inan,
Ha bir an, ha ömür
Sürse de böyle

Ne bilen, ne gören, ne duyan
Duysa da farketmez inan,
Ha bir an, ha ömür
Geçse de böyle


Dinlemek isteyen olursa: http://fizy.org/ylMzrUr2HFum

0 yorum :

Ney, Mevlana, bir söz ve bir alıntı


Bugün Trt'nin hazırladığı Ney belgeselini seyrettim. Sonundaki Mevlana'dan alıntılanan söz çok hoşuma gitti.

Madem insansın, duyuyor, düşünüyor ve seziyorsun; o halde büyük hakikati bulmak için aklını ve idrakini kuracaksın. Bulduklarını ve kurduklarını söyleyeceksin. Sen söyleyemiyorsan, ruhunun vasıl olduğu sırları sazlara, sözlere, semaya söyleteceksin. Bütün bunlarla bile anlatılamayacak büyük sırlara erişmişsen, işte o zaman susacaksın.


Resim alıntıdır. Aslında alıntı da bir esinlenmenin ürünüdür. Hatta o da bir duvar çiziminin fotoğrafıdır. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık.

0 yorum :

Firefox'un şaşırtan güvenlik açıkları...

Firefox güvenlik açıkları sayısı ile rakiplerine fark attı. Ama her şey göründüğü kadar kötü değil.

Internet Explorer, rakipleri tarafından özellikle çok sayıdaki güvenlik açığı nedeniyle eleştiriliyor. Secunia tarafından açıklanan raporlara göre geçtiğimiz yıl içerisinde Internet Explorer'da 31 önemli güvenlik açığı hacker'lar tarafından saldırı amacıyla kullanıldı. Opera ise 2008'de 30 farklı güvenlik açığı yüzünden saldırıya maruz kaldı. Apple'ın Safari'si ise Opera'dan aşağı kalmadı ve 32 farklı güvenlik açığı tehdidi ile uğraşmak zorunda kaldı. Fakat asıl şaşırtıcı rakam Firefox'dan çıktı.

Secunia'nın verilerine göre 2008 yılında Firefox tam 115 farklı güvenlik açığı nedeniyle saldırıya uğradı. Yani bu, diğer dört rakibinin toplamından daha fazla bir oranı ifade ediyor.

Güvenlik açıkları 2008'de Firefox'a rahat vermese de, rapordaki rakamlara göre bu saldırıların başarıya ulaşma ihtimali Internet Explorer'dakine oranla daha düşük, çünkü Firefox ekibi ortalama süre anlamında çok daha iyi bir iş yapıyor. Secunia'nın raporu Firefox'un ortaya çıkan kritik sorunları ortalama 43 gün içerisinde giderdiğini ortaya koyuyor. Fakat aynı şey Internet Explorer için geçerli değil çünkü IE'nin ortalama sorun giderme süresi tam 100 gün. (Alıntıdır)

0 yorum :

Ubuntu: Aptana Studio kurulumu

1. www.aptana.com sitesinden Aptana Studio'yu indirin.
2. İnen zip dosyasını ev (home) dizinine açın.
3. Şimdi Java ve xulrunner paketlerini indirmelisiniz. Uçbirime (terminal) şunları yazın:
sudo apt-get install sun-java6-jre sun-java6-plugin sun-java6-fonts xulrunner

4. Bir kısayol yaratıp Aptana Studio'yu çalıştıralım. Masaüstünde sağ tıklayıp yeni belge oluşturun ve içine şunları yazıp kaydedin:
#!/bin/bash
export MOZILLA_FIVE_HOME="/usr/lib/xulrunner"
/home/kullanıcı_adınız/aptana/AptanaStudio

Kullanıcı adınız kısmını değiştirmeyi unutmayın. Şimdi bu dosyaya sağ tıklayın ve Özellikler kısmına gelin. Erişim Hakları sekmesinde "Bir program gibi çalışmasına izin ver" kutucuğuna tik atın ve kapatın.

Artık kısayolunuza tıklayıp çalıştırdığınızda Aptana Studio başlayacak.

0 yorum :

Ubuntu: Birden çok Java yükledim. Öntanımlı olanını nasıl değiştiririm?

Diyelim ki Ubuntu'nuzda Java 1.5 ve 1.6 yüklediniz. Ama hangisini öntanımlı olarak kullandığınızı bilmiyorsunuz veya öntanımlıyı değiştirmek istiyorsunuz. İşte yapacağınız tek işlem:
sudo update-alternatives --config java

Sonra karşınıza şuna benzer bir ekran gelecek:
There are 2 alternatives which provide `java'.

Selection Alternative
-----------------------------------------------
*+ 1 /usr/lib/jvm/java-6-sun/jre/bin/java
2 /usr/lib/jvm/java-1.5.0-sun/jre/bin/java

Press enter to keep the default[*], or type selection number:

Buradan seçimizi yapın ve işte bu kadar.

0 yorum :

Ubuntu: Üç adımda webcam kurulumu

Eskiden Ubuntu'da webcam sürücülerini (driver) kurmak zahmetliydi. Şimdi ise neredeyse tak-kullan aşamasındayız (yakında onu da görürüz).

1. Sistem > Yönetim > Yazılım Kaynakları > Üçüncü Taraf Yazılım > Ekle > Sırayla Altta "deb"le başlayan İki Satırı da Ekle > Kapat Tuşu > Yenile Tuşu
deb http://blognux.free.fr/ubuntu hardy main
deb-src http://blognux.free.fr/ubuntu hardy main

2. Synaptic'ten "easycam2-gtk"yi yükle
3. Uygulamalar > Donatılar > Easycam2 > İleri > İleri > Lancer l'installation > sağa sola hareket eden çubuk durunca İleri > Uygula

Bitti!

0 yorum :

Zoom marka modemlerde port açmak (örn. eMule için)

Web tarayıcınızı açın (örn. Firefox). Ethernet girişini kullanıyorsanız, adres çubuğuna http://10.0.0.2 yazın. USB girişini kullanıyorsanız (yalnızca Windows bilgisayarlarda) adres çubuğuna http://10.0.0.3 yazın ve klavyenin Enter tuşuna basın.

Windows bilgisayar kullanıyorsanız, masaüstünüzde, otomatik olarak bir Zoom ikonu görünecektir. Bu, durumda, Web tarayıcınıza yukarıda verilen adresleri yazmak yerine Zoom ikonuna çift tıklayın.

Ekrana gelecek olan iletişim kutusunda ilgili alanlara aşağıdaki kullanıcı adını ve şifreyi küçük harflerle girin ve OK düğmesine basın.

Username: admin
Password: zoomadsl

Eğer ekrana username (kullanıcı adı) ve password (şifre) bilgilerini soran bir mesaj gelmezse, sırasıyla şunları yapın:

Bütün bağlantıları tekrar gözden geçirin, modemi ve bilgisayarı yeniden başlatın, modemin arka panelindeki Reset (Sıfırlama) deliğine ataç sokun ve beş saniye bu şekilde tutarak modemi sıfırlayın (resetleyin).

Bu alana girdiğiniz kullanıcı adı ve şifre bilgileri internet servis sağlayıcınızın (örn. ttnet, smile, biri...) size verdiği diğer kullanıcı adı ve şifrelerden farklıdır (Yani isim@ttnet gibi kullanıcı adınızla karıştırmayın).

"Zoom Configuration Manager" penceresi "Basic Setup" sayfası ile açılır.

Burdan Advanced Setup'ı tıklayın. Advanced Setup menüsünde NAT'ı tıklayın. Bu menüde NAT Options'dan NAT Rule Entry'i seçin. Burda gördüğünüz son Rule ID nosunu aklınızda tutun. Add'e (ekle) tıklayın. Bir menü çıkacaktır.

Bu menüyü aşağıdaki gibi doldurun.

Rule Flavor: RDR
Rule ID: aklınızda tutun dediğim noyu bir artırarak yazın.
IF Name: ppp-0
Protocol: TCP
Local Address From: bilgisayarınızın IP nosu (örnek 10.0.0.4)
Local Address To: Pcnizin IP nosu (örnek 10.0.0.4)
Global Address From: 0.0.0.0
Global Address To: 0.0.0.0
Destination Port From: 4662 (eMule için)
Destination Port To: 4662
Local Port: 4662

Yine eMule örneğiyle aynı işlemi UDP 4672 port için yapalım;

Rule Flavor: RDR
Rule ID: TCP de kullandığımız noyu bir artırarak yazın.
IF Name: ppp-0
Protocol: UDP
Local Address From: Pcnizin IP nosu (örnek 10.0.0.4)
Local Address To: Pcnizin IP nosu (örnek 10.0.0.4)
Global Address From: 0.0.0.0
Global Address To: 0.0.0.0
Destination Port From: 4672
Destination Port To: 4672
Local Port: 4672

Sonra Save Changes'e basın. NAT Options Rule Entry Menüsüne dönün yazdıklarınızın orada olduğunu kontrol edin. Sonra Write Settings to Flash tuşuna basın.

Bazen modemi ve bilgisayarı kapatıp açmak gerekiyor. İkisini de kapatıp açarsanız iyi olur. Artık eMuleye gidip yeniden girin Yüksek ID aldınız. (Alıntıdır)

0 yorum :

Dos Oyunları: Beetlejuice in: Skeletons in the Closet

Geçen gün filmini hatırlamaya çalışırken aklıma oyunu geldi Beetlejuice'un. Nam-ı diğer Beter Böcek. Filmi ayrı yazı konusu, oyunu ise bir klasik. Aynı dönemde Game Boy ve Nintendo'da aynı isimde farklı oyunlar da çıkmış ama ben DOS sürümünden bahsediyorum. Hi-Tech Expressions yayınlamış ve Riedal Software Productions geliştirmiş.
Oyun aslında çok basit. Belki de bu yüzden zevkli. Beter Böcekvari bir düzlemde tükürük benzeri yeşil atığımızla iskeletleri vurmaya çalışıyoruz. Aynı esnada şu Dune'dan çıkma kum yaratığından da kaçmamız ve arada bir iskelete çarpıp kafese tıkılan Lydia Deetz'i de kurtarmamız gerek.
Ayrıntılı bilgi ve indirmek için: abandonia.com
İndirince DOS olmadan oyunu nasıl açacağınızı bilmiyorsanız Ubuntu'da DOSBox yazısına bakabilirsiniz: http://yazincak.blogspot.com/2009/03/ubuntu-dosbox-ile-eski-dos-oyunlarnz.html

0 yorum :

Ubuntu: DOSBox ile eski dos oyunlarınızı oynayın

Dos oyunlarıyla ilgili anılarım o kadar çok ki! Hangi birinden başlasam bilmiyorum. En iyisi önce Ubuntu'da efsaneyi diriltme işlemini anlatayım. Yapacaklarınız kopyala yapıştırdan ibaret aslında. Önce DOSBox'ı yükleyelim. Konsola (uçbirim ya da terminal):

sudo apt-get install dosbox


yazıp şifrenizi girdikten sonra DOSBox indirilip yüklenecek. İsterseniz yükleme işlemini Synaptic'ten ya da Program Ekle/Kaldır'dan da yapabilirsiniz.

Şimdi eski dos yazılımlarınızı veya oyunlarınızı koymak için bir klasör yaratmalıyız. Yine konsolu açıp:

mkdir ~/dos

ve
mkdir ~/dos/c

yazın. Şimdi başlangıç (home) dizininin altına c diye bir dizin oluşturmuş oldunuz.

Uygulamalar > Oyunlar > DOSBox ile yazılımı açın. Z:\> sizi bekliyor olacak. Artık c sürücünüze (yani demin oluşturduğunuz dizine) bağlanma zamanı. DOSBox'ta:

mount c /home/kullanıcı_adınız/dos/c


yazın ve c'ye bağlanın:
c:


İşte bu kadar. Eğer c dizininde oyununuz varsa "cd" komutuyla (örn: "cd dizinin_adı") dizine girip oyununuzu çalıştırın.

0 yorum :

Joomla! teması (template) yapan siteler

Geçen gün Joomla! temalarını araştırırken aşağıdaki liste oluşuverdi:

http://www.itemplater.com
http://www.joomla-themes.co.uk Güncel temaları tanıtıyor
http://www.joomla51.com Ücretli temaları 14$ civarında
http://www.joomlajunkie.com
http://www.joomlart.com
http://www.joomlashack.com Ücretli temaları 25$-40$ arasında
http://www.rockettheme.com
http://www.shape5.com
http://www.templateplazza.com

0 yorum :

İlginç bir müzik denemesi: One More - SuperChick

Bu yazıya konu olan şarkının grubunu inceledim, SuperChick; hiç de beğenmedim. Tarzım değil ama sözleri ve ilk dinleyiş biçimim beni şarkıya bağladı. Şu an adını hatırlayamadığım bir siteye girmeye çalışırken "yapım aşamasında, yakında geliyoruz" benzeri siyah bir ekran gördüm. Tam kapatacakken bu müziği duymaya başladım. Sözleri ne diye merak edip sitenin kodlarından müziği bulunca ve dolayısıyla zaman harcayınca bir sempati oluştu bende sanırım. Sözleri aşağıda:

One More - SuperChick

It feels like I have lost this fight
They think that I am staying down
But I'm not giving up tonight
Tonight the wall is coming down
I am stronger than my fears
This is the mountain that I climb
Got 100 steps to go
Tonight I'll make it 99

One more
Go one more
Yeah, yeah
Don't stop now
Go one more
Yeah, yeah
One more

Go one more
Go one more
Yeah, yeah

I have everything to lose
By not getting up to fight
I might get used to giving up
So I am showing up tonight
I am my own enemy
The battle fought within my mind
If I can overcome step one
I can face the 99

1 yorum :

Astrid Lindgren ve "Uzun Çorap Pippi"

Astrid Lindgren Çocuk Edebiyat Ödülü 2008''i Avustralyalı kadın yazar Sonya Hartnett kazandı. Astrid Lindgren İsveç''in ve dünyanın en popüler yazarlarından. 2002 yılında 94 yaşında öldü ama onun hikâyeleri bütün dünyada anlatılmaya, okunmaya devam ediyor. Onun anısına beş milyon kronluk bir edebiyat ödülü veriliyor ki dünyanın çocuk edebiyatı dalında verilen en büyük ödülü, bir nevi Nobel''i.
...
1907''de İsveç''in küçük bir kasabası olan Vimmerby''de doğan Astrid Lindgren okuma ve yazmaya meraklı ve şehrin ilk kısa saçlı genç kızı ünvanını kazanacak kadar sıradışı biriydi. 1940''ların feminist kuşağından gelen Lindgren, Pippi''yi kaleme aldığında ne yazarlık tecrübesi vardı ne de yazar olmak gibi bir kaygısı.

1945''lerde iki çocuk annesi olarak, ağır bir ateşli hastalık geçiren ve aylarca yatağa bağlı kalan yedi yaşındaki kızını bir parça eğlendirmek için, kendi çocukluğundan, özlemlerinden yola çıkarak ona kendi uydurduğu masalları anlatmaya başlamış: "Bir gün kızım yine masal anlatmamı istedi. Ona bildiğim bütün çocuk masallarını anlatmıştım. Ne anlatmamı istediğini sorunca ''Uzun Çorap Pippi'' dedi. Ona anlattığım çilli, kızıl saçlı, uzun çoraplı küçük kıza; ki o benim çocukluğumdu, Pippi adını takmıştı."

Pippi Vimerby''den geliyordu; yaşıtı bütün kız çocukları her gün düzgün giyinip, bebekleriyle oynarken, asla niçin sorusunu sormayıp büyüklerine itaat ederken, o çevresindekileri soru yağmuruna tutuyor, uzaktaki denizci babasıyla telepatiyle iletişim kuruyor, korsanları kovalıyor, benekli atını kucağına alıp kaldırabiliyor, evlerin çatılarında koşuyor, pencerelerden atlıyor, ağaçların tepelerinde maymunu ile şarkılar söylüyor, evinde tek başına yaşıyor ve kendi kurabiyelerini kendi pişiriyordu...


Astrid, bu hikayeleri hasta kızına anlatışından iki yıl sonra, Stockholm''ün buzlu sokaklarında ayağı kayıp düşünce bacağını kırar ve evde oturmak zorunda kalır. Bu hikayeleri yazıya dökmeye başlar ve yazdıklarıyla, meşhur yayınevi Bonniers''in kapısını çalar ama sonuç alamaz. Çünkü masal kahramanı Pippi''yi zamana göre aşırı anarşist bulmuşlardır.

Bonniers, masaldaki, dönemin kabul gören değer yargılarına karşı çıkan çocuk kahramanın maceralarını basmayı göze alamaz.Ama Raben&Sjögren ''Uzun Çorap Pippi''nin'' maceralarını yayınlar. Ülkedeki bütün yazarlar, ahlakçı öğretmenler, din adamları ve gelenekçi aileler ayağa kalkar.

Uzun Çorap Pippi çocukları anarşist olmaya özendirmekle suçlanır, yargılanır hatta kitabın yayınlanmaması için davalar açılır.

Ama gün geçtikçe, Pippi''nin ünü yayıldıkça yayılır, başka ülkeleri gezer, yayınevini iflasın eşiğinden döndürüp, "Dünyanın En İyi Çocuk Kitapları" listesinde birinci sıralara taşır.

Pippi bugüne kadar 86 dile çevrilip milyonlarca çocuğa ulaştı. Kızıl saçları, çilli minik yüzü, iki eliyle kaldırdığı koca beyaz atı ileUzun Çoraplı Pippi''nin maceralarının konu olduğu televizyon ve radyo programlarıyla kısa filmlerin ise sayısı bilinmiyor.

Çocukların büyüklerden güçlü olabilmek, sınırsız özgürlük, inanılmaz kuvvet gibi hayallerini Uzun Çoraplı Pippi''de büyük bir sevecenlikle dile getiren Lindgren, diğer kitaplarında da fantezi ve sosyal gerçeği birleştirmeyi başarmıştı.

Yaşadığı sürece anarsişt çocuk ruhunun dizginlenmektense özgür bırakılmasından yana olduğunu her fırsatta dile getiren Lindgren, 94 yaşına kadar 60''a yakın masal serisi ve ve birçok unutulmayacak masal karakteri yarattı.

Astrid Lindgren''in başarısı ve çok satması, yayınevlerinin çocuk kitaplarına daha çok yatırım yapmalarını sağladığı gibi, yeni çocuk kitabı yazarlarının yetişmesine de öncülük etmişti.

İsveç''in, tuttuğunu koparan güçlü kadınları, Lindgren''i okuyarak büyüdü. Dünya bu anarsişt, devrimci masalcının korkusuz, özgür kahramanını okumaya devam edecek...

Hicran Duran, Stockholm, Pazar Mektupları, Taraf Gazetesi

0 yorum :

Silinen dosyalarınızı geri alın (resimli anlatım)

Easy Recovery Pro yazılımı adından da anlaşılabileceği gibi kolayca silinen dosyalarını geri alıyor. Kurduktan sonra çalıştırın ve aşağıdaki resimleri takip edin:










Yazılımı bulmak için Google'da bir arama yapmak yeterli: http://www.google.com.tr/search?q=%22easy+recovery+pro+6.10+retail%22+http%3A%2F%2Frapidshare.com%2Ffiles

Çıkan ilk sayfada yazılımı indirmek için rapidshare sitesinin linklerini göreceksiniz. Rapidshare'dan nasıl dosya indirileceğini öğrenmek için: Yazıncak: Rapidshare.com'dan dosya nasıl indirilir?

0 yorum :